İzmit, Erenler Mahallesi, Cedit Apartmanı sakinleri için her şey olanca sıradanlığıyla başlamıştı. Siyah bir Renault hızla evin önünden geçip köşeden kaybolurken, kırmızı fren lambalarını yakarak adeta Fatih’e göz kırpmıştı. Fatih tam bu sırada, bir filmi hızla ileri sarar gibi bu günü tekrar yaşadı:

“Uykusuz bir güneş doğdu. Birbirine karışan ezan seslerinden beğendiği birini takip etti. Komşu evlerden sesler yükseldi. Çatal bıçaklar birbirine karıştı. Kapılar açıldı. Kapı önlerinde çocukların ebeveynleriyle yaptığı yarenlikleri dinledi. Gülümsedi. Asansör indi—çıktı—indi—çıktı… Evlerde sesler azaldı. Anne yalnızlıkları başladı. Kan kusuldu. Hastane… İlaç kokusu… Bitkin bir dönüş…”

Akşama kadar hafif hafif çiseleyen yağmur, ara ara depreşip tekrar dinginleşmişti. Renault’nun havada bıraktığı egzoz kokusu, yağmurlu havaya tutunarak Fatih’e kadar gelmişti. Büyülü bir şeydi bu onun için…

Yola bakan pencerenin önüne yapmışlardı yatağını. Odanın ışıkları kapalıydı; sokak lambası yüzünün sol yanına vuruyor, elmacık kemiklerini ve şakaklarını daha belirgin hâle getiriyordu. Düz ve yorgun saçları, birer gümüş tel gibi dökülüyordu. Hafifçe doğrularak sokağı seyretmek istedi; bütün kemikleri çatırdayarak içine döküldü. Ağrıdan, acıdan fırsat bulabildiği zamanlarda sokağı seyre dalıyor, türlü insan hâllerine mana vermeye çalışıyordu.

Sıklıkla 23 yıllık hikâyesini sorguluyor ve ölümü anlamlandırmaya çalışıyordu. Varlık, yokluk, anlam, ölüm… İnsanın geride gülüşünün bile kalamayacak olması; fersah fersah derin bir yalnızlıktayken aşkların devam edecek olması; yeni kitaplar, yeni şarkılar, bin türlü insan hikâyesinin sürecek olması… Daha yüz yıl bile geçmeden herkes ve her şey tarafından unutulacağını biliyor olmak, Fatih’i hem sarsmış hem de üşütmüştü.

Bu raddeye geldiği zaman mutlu olduğu bir yere kaçmak istiyordu. Keşke çocukken sığındığı bir masa altı olsaydı; bir köşeye, kuytuya saklansa, kimse onu bulamasaydı. Bu noktaya geldiğinde, gözlerini kapasa ve o masanın altındaki ana tekrar gidebilseydi.

O sırada evin ahşap kapısı hafifçe gıcırdayarak açıldı, sonra tekrar kapandı. Kapı her şeyin farkındaydı ve içeride yaşananları biliyordu. Salim Biricik içeri girdi; Lale Biricik ile göz göze geldiler. İkisi de tek kelime etmediler ama Salim, Fatih’i sordu; diğeri, “Aynı,” dedi. İkisinin de yüreği kan ağladı; sessiz bir kurşun ikisini de delip geçti.

Bazı acılar o kadar derindir ki… Bu yüzden dilsizdirler. Göz göze gelmemeye gayret ediyorlardı; artık birbirlerini teselli edecek ne sözleri vardı ne de takatleri. Fatih’e üç-dört ay ömür biçilmesinin üzerinden iki ay geçmişti. Çaresiz bir hüzne dönüştürmüştü üçünü de.

Balkon ve Fatih’in odası birleşikti. Büyük bir “L” harfini tutup sırtüstü yere yatırırsanız Fatih’in odasının şeklini alır; balkon “L”yi tamamlayarak, odayla birlikte dikdörtgene dönüştürürdü. Salim Biricik tabakasını alıp balkona çıktı. İnsan sevdiğini sarıp sarmalar… sigarasını sardı. İçeriden Fatih’in öksürük sesini duydukça sigarasını daha derin çekiyordu. Her çekişte sigaranın ateşi harlanıyor, şavkı odaya vuruyordu. Her ikisi de birbiri için çıldırasıya üzülüyordu. Fatih “ölmek istiyorum” derken, aslında babasının acısına son vermeyi düşünüyordu…

Salim, üçüncü sigarasından sonra balkondaki dolabı açtı… Kabza, kanını donduracak kadar soğuktu.

Fatih’in odasına girdi. Zaman sonsuz bir yavaşlıkta akmaya başladı. Fatih’in çocukluğunu düşledi; teninin yumuşaklığını ve bebeklere has kokusunu duyumsadı. Zaman neredeyse bir kovanın içindeki su gibi esnemişti; sağa sola oynattıkça istediğin yere gidebiliyordun. Fatih’i iki eliyle yukarı fırlatıyor, sonra tekrar tutuyordu. Fatih’in düşerkenki kıkırdamasını ve çocuk kahkahalarını aynısıyla duyuyordu. Yüreği yerinden çıkacakmış gibi oluyor, gözü kararıyor ve demir bir mengene ellerini sıkıyordu.

Zaman sonsuz bir yavaşlıkta akıyor, Salim’in elleri sırılsıklam kabzada, işaret parmağı hafifçe aşağı doğru inmeye başlıyordu. Yüreği yerinden çıkacak… Parmak iniyor, tetiğin üzerine… Yere düşmeden tutuyor, sarılıyor. Lale Biricik feryat figan içeri giriyor… İkisi de biricik oğullarının başında, saatlerce hüngür hüngür ağlıyor, bin yıllık acılarını gözyaşlarıyla söndürmeye çalışıyorlardı.

Saygıyla…
Sakarya / Eylül 2016

29/03/2016 tarihli gazeteler, “İzmit’te bir baba, kanser hastası oğlunu daha fazla acı çekmesin diye öldürdü” başlığıyla bir haber verdiler.

Yukarıda okuduklarınız, beni derinden sarsan bu haber sonrası hissettiklerimdir. Hikâye tamamen kurgusaldır ve gerçekle alakası yoktur.