Haziran ayının başlamasıyla birlikte Sakarya’da havalar bir hayli ısındı. Sahiller dolmaya, parklar kalabalıklaşmaya, canlıların sesleri ise sokaklarda yükselmeye başladı.
Göl kenarında yapılan akşam yürüyüşleri ve sulak alanların etrafına açılan piknik örtüleri bize yazın gelişini hissettirirken, yazın cıvıltısı da yüzümüze yansıdı.
Fakat bu yaz mevsiminin cıvıltılı hâlini hissetmenin yanı sıra, geçen yazın bize bıraktığı önemli hatıraları anmakta ve hatırlamakta fayda var.
Geçtiğimiz yaz Sakarya’da kuraklığın etkilerini ciddi bir şekilde hissettik. Şehrimizde azalan içme suyu nedeniyle zaman zaman su kesintileriyle karşı karşıya kaldık.
Günlük hayatımızın en temel kaynağı olan suyu planlayarak kullandık. Evimizde musluktan akan suyun değerini yeniden anladık.
Sapanca Gölü’nde yaşanan su çekilmesi hepimizi oldukça endişelendirdi. Sapanca Gölü’ndeki kuraklık konusu, geçtiğimiz bir iki aya kadar gündemimizde kaldı. Göl kenarındaki piknikçiler, Sapanca Gölü manzarasını seyrederek değil, gölün çekilen zeminini izleyerek piknik yaptı. Birçok insan, kıyıya oturmuş kayıklar ve sevdikleriyle birlikte, hüzünlü ve endişe dolu akşam yürüyüşleri yaptı.
Ekran başında ve sosyal medyada endişeyle takip ettiğimiz bir diğer yaz olayı ise orman yangınlarıydı. Bir tarafta yanan ormanlar, diğer tarafta ise yangınlara müdahale ederken yitirilen canlar ve canlılar vardı. Zaten çok sıcak ve yağmursuz geçen günlerde, bir izmaritin, doğaya atılmış bir çöpün veya kontrolsüz bırakılmış bir ateşin nasıl büyük ve önüne geçilmesi zor bir felakete dönüştüğünü gördük.
Yükselen hava sıcaklıklarıyla suyumuz azalıyor ve yangın ihtimali artıyor. Kuraklık sadece çiftçilerin veya belediyenin sorunu değil; yangınlar da sadece ağaçlarla dolu bir arazi meselesi değil. Tıpkı Sapanca Gölü’nün yalnızca manzaralık bir güzellik olmadığı gibi. Bunların tamamının yaşam kalitemizi ve geleceğimizi etkilediğini unutmayalım.