​Medeniyet yolculuğumuzda kelimeler, yalnızca birer iletişim aracı değil; aynı zamanda değerlerimizi, inançlarımızı ve hayata bakış açımızı şekillendiren birer pusuladır. Ancak son yıllarda dilimize adeta birer nakarat gibi dolanan "patili anne" veya "patili baba" gibi ifadeler, ilk bakışta masum bir sevgi gösterisi gibi tınlasa da aslında köklerimizden ve eşyanın tabiatından kopuşun sessiz ama derinden gelen birer sinyalidir.
Bu noktada durup düşünmek; gerçek merhamet ile modern dünyanın dayattığı kavramsal karmaşa arasındaki o ince çizgiyi yeniden çekmek zorundayız.

​Bizim kültür ve inanç dünyamızda hayvanlar, her daim hayatın tam kalbinde yer almıştır.
Kedisi Müezza’nın uykusu bölünmesin diye hırkasının eteğini kesen bir Peygamberin ümmeti olarak, kuşa saray yapan, vakıflar eliyle dilsiz canları koruyan muazzam bir mirasın varisleriyiz. Tarihimiz boyunca dağlarda sürülere yoldaşlık eden sadık çoban köpeklerimizden, mahalle aralarında bizlerle nefes alan sokak sakinlerine kadar hayvanlar; insana dost, doğaya süs, Allah’ın ise sessiz kulu olmuşlardır. "Türk'ün kanadı at olmuştur" sözünde vücut bulan o sarsılmaz bağ, hiçbir zaman insanın "Eşref-i Mahlukat" olma vasfını ve türlerin kendi fıtratını gölgelememiştir.

​İşte tam bu noktada, Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş’ın o eşsiz ferasetiyle telinden dökülen hakikat yankılanır: "İnsandan doğan insan olur, hayvandan doğan hayvan..." Bu söz sadece biyolojik bir tespiti değil, kainattaki muazzam dengeyi ve her canlının kendi makamındaki şerefini anlatır. Bugün kapitalizmin insan zihnine nakşettiği o kavramsal blokaj, sevgiyi bir tüketim nesnesine dönüştürürken, insanla hayvan arasına suni bir hiyerarşi koyuyor.
Bir köpeğin annesi yine bir köpektir; insanın yavrusu ise insan. Bu biyolojik ve manevi hakikati "patili anne" söylemiyle esnetmeye çalışmak, aslında o canlara yapılan bir haksızlıktır. Zira onları kendi doğalarından koparıp insani sıfatlara hapsetmek, gerçek bir şefkatten ziyade, modern dünyanın bireyi yalnızlaştıran ve kimliksizleştiren bir oyunudur.

​Bizler, Allah’ın "Er-Rahim" sıfatını vicdan rahmimizde barındıran, yaratılanı Yaratan’dan ötürü seven bir anlayışın temsilcileriyiz. Kendi kadim kültüründe canlılara merhametle sahip çıkan bir millet olarak; köpeğine aksesuar takıp peşinde koşturarak evlat sahibi olmanın kutsiyetini bu yolla ikame etmeye çalışan Batı merkezli anlayıştan merhametin ne olduğunu öğrenecek değiliz.

Orta Çağ karanlığında kedileri "uğursuz" sayıp yakan, hayvanları mahkemelerde yargılayıp idama mahkum eden bir zihniyetin mirasçıları, bugün bize "merhamet" dersi veremez. Kendi tarihlerindeki o vicdan yaralarını kapatmak için kavramları aşındıran, anneliği ve babalığı birer "aksesuar" haline getiren bu kapitalist söylem, toplumun ruh köklerini zayıflatmaktadır.

​İyi niyetli gibi görünen ancak alt metninde kültürel bir kopuşu barındıran bu tür ifadeleri ayırt etmek, nahif bir duruşun ötesinde bir şuur meselesidir.

Hayvanlara emanet bilinciyle bakan ama insanın yerini ve fıtratın dengesini asla unutmayan bir medeniyetin evlatları olarak haykırıyoruz: Gerçek merhamet, bir canlıyı kendi türümüzün sıfatlarıyla etiketlemek değil; onu Allah’ın yarattığı o eşsiz denge içinde, olduğu gibi sevmek, korumak ve hakkını teslim etmektir.
Filiz TOKLU