Düğün varmış dün sokağın başında. E hâliyle bizde gelini düğün salonundan başka yerde görünce yakınımızı dürterek, çoluk çocuğa göstererek, göremediyse de kaçırdığına yansın dercesine anlatarak o anı bir şekilde birileriyle paylaşma gayreti vardır. Ben de âdet yerini bulsun diye kadim geleneğimizi yerine getirmek için kolları sıvadım ve eve gelir gelmez hemen komşuma anlattım.Dedim, komşu komşu hu:
-Gelini gördün mü gelini?
-Ne gelini, dedi şaşkın şaşkın.Ah dedim asıl şaşkınlık hatta küçük dilini yutma yeri burası değil.Herkes onu konuşuyor.
Görmemiş. “Nasıl görmezsin, neden hiç dışarı çıkmıyorsun ki, tıkıldın kaldın şu eve…” gibi şeyleri söylemenin hiç faydasını görmediğim için bunlara benzer hiçbir cümle kurmadım bu sefer.
Bu kısa ve kesin cevabın altında belli belirsiz bir umursamazlık yattığını fark etsem de pes etmedim.Sonunda inceden gizlemeye çalıştığı merakını çok belli ederek:
-Gelin nasıl, çok mu güzeldi, diye sordu.
-Güzel de laf mı komşum, güzel de laf mı allahasen, dedim.
Merak ayarlarıyla bu kadar oynanan bir kadının bu dakikadan sonra fütursuz kalmasına imkân yoktu.Öyle de oldu.Komşucuğumun mevcut merakının üstüne bir kat daha eklemiş oldum. Zaten istediğim buydu.Devam ettim anlatmaya:
-İşbirliği yapmış tüm arkadaşları, hepsi harikulade giyinmişler.Ah bir görsen yolda gördüm ben de. Çoluk çocuğu giydirip, süsleyip düğüne götüresim geldi vallahi.
-O kadar mı ya?
-Ne diyorum sana, ben böyle güzel gelin görmedim. Bilirsin zevkli kadınımdır.
- Bilirim,dedi.Onayı da aldığımı fark edince tamam dedim oluyor bu iş.
-Fransız kupürü müymüş duvağı,sırt dekoltesi derin mi,tasarımcısı kimmiş, damat peki damat?Yakışmışlar mı birbirlerine?Ay çatladım meraktan.Keşke dün çıksaydım dışarı da ben de görseydim.
-E üzülme bugün görürsün sen de.
-Tabi buldun en hassas noktamı, eğlen dur benimle.
-Yok vallahi, gayet ciddiyim.
-E hem düğün dündü diyorsun hem de gidelim diyorsun.Gelin bu, benim görmem için orada nöbet mi tutacak Allah’ını seversen, deyip celallendi.
-Onu bunu bırak da bak, ben sana bir şey soracağım.Sen katılsaydın düğüne, en çok neyi görmek isterdin?
-Damatla uyumlu muymuş, şıp diye anlardım.
-Emin ol yanında duran damadın boylu boslu, güçlü gövdesini görsen gözlerine inanamazdın.Çünkü herkes böyle yan yana durmalarına “Allah’ın bir hikmeti” diyordu,duydum. Neden ki diyen gözlerle baktığın için onu da hemen anlatayım.Geçen yıllarda ne hastalıklar atlatmış, ne hastalıklar; resmen ölmüş, ölmüş, dirilmiş.Öyle çetin bir yıl geçirmiş senin anlayacağın.
-Deme, dedi.
-Vallahi bak. Fısır fısır konuşulan şeyleri duydum da diyorum. "Bir deri bir kemik kalan, kupkuru olan damat bu mu yani şimdi?" diyen diyene.
-E çok takı takılmış mıydı bari?
-Tek takı olsa neyse.O ne görülmemiş süsler,ziynetler… Gidip görmen lazım.Gel birlikte gidelim istersen, der demez.
-Nasıl, dedi. Sanki bu daha önceki ayak diremelerine benzemeyen, bu şekilde insan içine çıkmak istemediğini anlatmayan başka bir "nasıl"dı.
-Nasıl yani? Bu devirde üç gün üç gece mi yapıyorlar bu insanlar düğünü.Hadi onu geçtim, gelin mum gibi orada mı duruyor da gidelim diyorsun, dedi.
Tamam dedim içimden, demir tavına geldi, oldu bu iş:
-Sen bana güven,deyip tuttum tekerlekli sandalyesinin saplarını sıkıca,doğru sokağın başına.
Kuşların cıvıltılarını uzaktan duymaya başladık birlikte ama orkestranın başını bülbüller çekiyordu.Sokaktaki çocukların gülüş sesleri eklendi sonra.Her gün geçtiğimiz yolun başında bir kalabalık gördü.Hiç ses etmedi.Sessizce, olan biteni izlesin istiyordum.İzlesin ve düğün neymiş, dirilmek neymiş kendi gözleriyle görsün.Yaklaştıkça sessizce ağladığını fark ettim.Gülümsedim.Baharın ve umudun müjdecisi olan, her dalında minik minik beyaz çiçekler açmış, devasa bir ağaçla geçen yıl kuruduğu için kesilmek istenen ağacın -şimdi yemyeşil yapraklarıyla dimdik duran ağacın- davetini hayranlıkla seyrediyordu cümle âlem.