İnsan yaradılışından itibaren hep kendini aramış durmuştur.

Gerek özünü aramıştır, gerek eksikliğini tamamlayacak diğer tamını aramıştır. Bu iştir, eğitimdir, eştir, arkadaştır, dosttur, inançtır.

Hep eksik kalanı tamamlamakla meşguldür insan.

Bir de hep birilerine bir şeylere yetişmeye ve yetmeye çalışan tamlayan olma çabasında olan insanlar vardır. Böyle insanlar kendilerine hep eksik kalmışlardır. Hiç kimse aynı orantıda memnun olmaz biri olsa diğeri olmaz herkesin memnuniyet beklentisi birbirinden farklıdır.

Kendi dünyamızda prensip ve inançlarımızla merkez uydumuz biz olursak çevremizdeki insanlar ve koşullar bu merkezin etrafındaki gezegen olurlar. Hiçbir şeyi ve kimseyi hayatımızın merkezine koymadan sistematik döngümüz olan huzur âlemimiz bozulmadan döner.

İnsan hayatta her şeyini kaybedebilir. Yıllarca canını dişine takarak çalıştığı alinterini, fedâkarlık yaptığı eşini, ailesini, arkadaşını en önemlisi sağlığını bile kaybedebilir. Bütün kaybedişler içerisinde kendini kaybetmemektir asıl olan.

Kendi iç âlemine gönül gözüyle bakamayan insan, dış gözlerden kendini görmek,duymak ve konuşmak ister. Kendiyle ilgili sorularına cevap alamayan öz eleştiri yapmayan beyinler başkalarının akıl oyunlarıyla idare edilir.

İnsan kendine sormalı ben kimim? Yaradılış amacım nedir? Kimliğim nedir? Kendimi ne kadar tanıyorum? Artı ve eksilerim nelerdir?

Bu sorulara doğru cevap verebiliyorsak NEY olduğumuzun farkına varmışizdir. NEY olduğumuzun farkına varamazsak davul gibi yaşar birilerinin vurduğu tokmakla iç âlemimiz gürültüden öteye geçmez.

Mevlâna der ki;

Aşk kime benzer?” diye sordu. “Aşk bir neyzene benzer” dedim.

“Aşk bu neyzene benzerse biz NEY-İZ? Diye sordu. “Evet “dedim. Çok doğru! Aşk bir neyzene benzerse, biz NEY-İZ!?

BİZ NEYİZ ? VESSELAM (FT)