Ben bir dağ köyünde doğdum. 12 yaşına kadar bu köyde yaşadım. Durmadan çalışıyorduk. Koyunlarımız vardı, ineklerimiz vardı, öküzlerimiz ve atlarımız vardı. Tarla çayır bağ bahçe koş babam koş... Uykumuzu hiç alamazdık. Bizde koyuna kuzuya çobandık.
Tarlalarımızdan gelen buğdayı harmanda öküzlerle döver, değirmende öğütür, bir yıllık unumuz hazırlardık. Sebzemiz, meyvemiz de öyle. Bazı meyveleri kurutur kışın yerdik. Çuval çuval patatesimiz olurdu her akşam sobanın formasında pişirir yerdik.
Bakkal bilmezdik. Şeker bisküvi falan hiç bilmezdik. Çikolatanın adını dahi duymamıştık ama ne güzel günlerdi.
Para yalnızca gaza, beze, tuza lazımdı. Peyniri, yağı kendimiz yapar yerdik. Hala merak ediyorum peynirler buzdolabı olmadan nasıl bozulmuyordu? Tereyağı nasıl erimiyordu? Kilerimiz dopdolu, cevizler çuvallarla çatıda yığılı olurdu.
Ne pahalılığı bilirdik, ne ucuzluğu. Ne de geçim derdi vardı. Allah ne verdiyse yerdik. Yamalı pantolon önemli bile değildi çünkü herkes öyle giyerdi.
Hayallere kapıldık ve bir tuzağa düştük. Tuttuk koca şehirlerin yolunu. Ha babam de babam, yokluğu da gördük yoksulluğu da. Ay sonunu ve kalan parayı hesap ede ede ay bitiriyoruz ama bunlar beni üzmüyor. Beni üzen açgözlü, öküz ruhlu, zincir marketler. Bizi mal yerine koyuyorlar ve aptal sanıyorlar ama öyle değil. Bu dünyanın ötesi de var. Hesap günü uluslararası sırtlanlarla beraber bekleyeceğim onları hesap sormak için. Allah ıslah etsin de demiyorum o acılarını görmek için.
Kalın sağlıcakla.