Zaman akıp gidiyor ama nereye? Bu sorunun cevabı yok. Ömür geçiyor sözünü hepimiz kullanıyoruz. Nereden geçiyor, gidişi nereye, ne düşünüyoruz? Ne inceden ince irdeliyoruz, ne de bir soru soruyoruz kendimize. Biz bu hayatın neresindeyiz, insanlığa katkımız ne, kaç kişinin kolundan tutup kaldırdık, kaç kişinin gözünün yaşını dindirdik?
Hayır, bir yanda parasını nasıl ve nereye harcayacağını düşünenler, bir tarafta parasızlıktan ne yapacağını düşünen insanlar. Biz bu insanlarla bir kazanın içinde kaynıyoruz ve kocaman bir kepçe bizi karıştırmaya çalışıyor. Ne kadar karıştırırsan karıştır, kaç yıl karıştırırsan karıştır biz birbirimize karışmayız. Sonunda zeytinyağı ve su misali ayrı ayrıyız. Suriye’den geldi insanlar, ne kadar karıştık birbirimize veya Almanya’ya giden bizim insanlarımız ne kadar karıştı veya kabul gördüler.
Onlar bize düşman, biz gelenlere. Çok acı ama gerçek. Kapıda köpeğe yiyecek veriyoruz, eve alıyoruz, veya bir kediye aynı muamele ama konu insan olunca iş değişiyor. Aslında insanın da bir köpek kadar değeri olmalı.
İnsan müslümansa hor bakılıyor, Atatürkçü ise ona da hor bakılıyor, eleştiriliyor, aşağılanıyor. Ne bu Allah aşkına, bu kibir, bu ene ne? Kimin yurdunda kimi görmek istemiyorsun bilmem.
Ey insanlık titre ve kendine dön demeyecek miyiz? Hep kaf dağının sırtlarında mı gezeceğiz? Bir şapkayı önümüze koyup düşünmeliyiz. Düşünmeliyiz çünkü önümüzde seçim var, bu kinle bu karazla bir yere varamayız çünkü aklın önünde perde var. Bunun için göremeyiz, düşünemeyiz. Birileri birilerine inanmaları hatta ta atadan dededen bir gelenek gibi inanması da olası, bu kuramı değiştiremeyiz, öyleyse hoşgörü bayrağını asalım.
Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz.
Kalın sağlıcakla.