Bir milletin asırlar içinde biriktirmiş olduğu ve kendisine özgü medeniyetinin ayırtedici temel taşları olan kültür, sanat, estetik gibi moral birikiminin yanında bilim, eğitim, iktisat gibi tüm somut maddi varlıklarını da bir sonraki kuşaklara aktaracak olan en önemli taşıyıcı vasıtası "dil"dir.

Tüm beşeri faaliyetimizi içine alacak şekilde bir başka tanımlama daha yapmak istersek eğer,
“Dil, bir medeniyet olayıdır. Bir medeniyetin kurduğu dil, başka bir medeniyetin düşündüklerini söyleyemez. Yetmez onu söylemeğe. Bir ulus, medeniyetini değiştirdi mi, dilini de değiştirmek zorundadır.”
(Nurullah Ataç)

Türkçemiz, dünya dilleri içerisinde en çok konuşulan beşinci ve başka milletlere mensup olanların da öğrenmek istedikleri diller arasında altıncı sıradadır.

Dilimiz, dünyanın en eski kadim (pre-historik) dilleri arasında sayılmaktadır ki; buna batı dilleri de dahildir. Batı medeniyetinin henüz uykuda olduğu çağlarda Türkler, kıtalardan kıtalara at koşturuyor; kendi kültür ve medeniyetini farklı coğrafyalara taşıyordu.
Dilimizin tarihsel yolculuğu oldukça eski çağlara kadar uzansa da, bir yanıyla dünyanın belki de en talihsiz dilleri arasında ilk sıradaki yerini ne yazık ki almaktadır.

Bunun birçok sebebi bulunsa da, tamamını temelde iki başlık altında toplayabilmek pekala mümkündür. Dilimizin bugün dahi çözüme kavuşturulamamış çok sayıda sorun ile karşı karşıya bulunduğunu söylememiz gerekiyor.
Meselenin filolojik kısmının yanında ideolojik sebeplerinin de olduğu görülmektedir.

Gerek yerleşik düzen öncesi, gerekse de yerleşik toplum düzenine geçişimiz sırasında farklı dil ve kültür formasyonları ile etkileşimde bulunulmuş, bunun neticesinde de dilimiz bir yandan kelime varlığı bakımından zenginleşirken, öte yandan bu varlığın bir disiplin altına alınabilmesinin bazı zorlukları ortaya çıkmıştır.

Bilhassa cumhuriyet dönemi aydınları arasında yoğun ve sert tartışmaların ortaya çıkmış olmasının başlıca sebepleri arasında mesele dil bilim bakımından değil de, daha çok ideolojik-siyasal perspektiften ele alınmış; bu ise, yaşanan karmaşayı daha da artırmıştır.

Konu bilimin sahasından başka mecralara taşınınca sorunun çözüm yolları da ne yazık ki tıkanmaya başlamıştır.

Zira, bilhassa aydın zümre arasında sürdürülen sert tartışmaların arka yüzünde duran asıl gerçeğin, batı merkezli bakış ile yerel dinamiklerin dilde kendi kültür öğelerini öne koyan yaklaşımı arasında cereyan ettiğini belirtmemiz lazım gelir.

Buradan bahisle, özellikle edebiyat çevrelerinde yüksek bir itibarı bulunan, ülkemizin yetiştirdiği değerli bir aydın olan merhum Attila İlhan'ın kendi kaleminden bir anısını burada naklederek konunun iç yüzünü teşhir etmeyi yerinde buluyorum.

Göreceksiniz ki, dilimiz üzerindeki on yıllardır bitmeyen baskıların kaynağı ile batının sömürgeci zihniyeti arasında bir gaye birliği bulunmaktadır.

Attila İlhan işte bu kirli ilişkiyi, hem de batılı bir Türkolog olan Prof. Carlieri'nin uyarıcı cümleleri ile gün yüzüne çıkardığı diyalog; aynen naklediyorum:

ATTİLA İLHAN’DAN BİR HATIRA

Üniversite öğrencisi Fransızlarla “takıştık”. Kral 1. François'nın uğradığı Cermen yenilgisinden sonra, Kanûni Sultan Süleyman'dan yardım istediğine inanmıyorlar. Marsilya‘ya iki kalyon gönderdiğine filan! Hele Padişahın krala yazdığı mektubu, aklımda kaldığı kadarıyla, nakledince, küplere bindiler o zaman...

“- Bir Türkolog bulun da, yüzleşelim!” dedim.
İşte Prof. Carlier , buldukları Türkolog… Sâkin, kendi hâlinde bir zat! Beni kibarca karşıladı, düzgün Türkçesiyle “safa geldiniz!” dedi. Olayı, Türkçe olarak benden dinledi, gülümsedi. öğrencilere dönüp:
“- Demek inanmıyorsunuz? Bu tarihi bir gerçektir” dedi.
Hayır inanmıyorlardı, o kadar ki, adamcağız kütüphaneden, ciltli kocaman bir kitap çıkarıp göstermek zorunda kaldı. Orada üstelik, padişahın mektubunun sûreti de var. Hani adama, ”Ben ki…” diye başlayıp, bilinmez kaç unvanını sıraladıktan sonra; ”-Sen ki Françeska eyâletinin beyi François’ın!” dediği...
Ben, tam çıkacağım, kolumdan tutuyor. Eğilip, sır söyler gibi, alçak bir sesle:
”- Delikanlı, Türkçeye ne yaptınız?” diye soruyor. Dilimin döndüğünce ona, “Dil Devrimi’ ni izâha çalışıyorum, Türkçenin Arapça ve Acemce’nin istilâsına uğradığını, vs.. vs.. vs…”
Meğerse neymiş?..
Beni mütebessim dinlemişti. Susunca, aynı fısıltıya yakın sesle, o söze başladı. Bilmediğim, o zamana kadar işitmediğim şeyler söylüyor:
”Ümmet toplumlarında dil -dolayısıyla kültür- dine göre değişirmiş. Onca böyle büyük üç adet ümmet toplumu ve sentezi var; birisi, Batı/Hıristiyan toplumu, ikincisi Doğu/Müslüman toplumu; üçüncüsü, daha doğudaki, semavi olmayan dinler topluluğu! Ümmet toplumunda, başat dil, dinin kendini ifâde ettiği dil: Batı’da bu, Yunanca/ Latince olarak görünüyor; Osmanlı’da, Arapça/Farsça olması, son derece normal; zira Müslümanlığın ümmet dili, bu iki dil…”
“Batı ülkeleri, Fransa, İtalya ve İspanya, nasıl millet diline geçerken, Yunanca/Latince kökenli birçok kelime, hatta kuralı aldılar kullandılarsa; Türkler de, Selçuklu/Osmanlı ümmet sentezinden, millet sentezine geçerken, dillerinde elbette Farsça/Arapça kelimeler bulunacaktır; ve bunda yadırganacak şey yok; ya da asıl yadırganması gereken, “özleştirme”adı altında dilin budanıp kuşa çevrilmesi: Zira böyle yetiştirilen genç kuşakların, ecdadın dilini anlaması imkânsızdır. Bu da, kendi kurdukları (Selçuklu/Osmanlı) medeniyet sentezinden kopmalarına, boşlukta kalmalarına yol açar!..”
Hayret -biraz da dehşetle- dinliyordum; elimde olmaksızın, belki de onu “madara etmek” maksadıyla, sözünü keserek sordum:
”-Peki, şimdi siz Fransızca’daki Yunan/Latin kökenli kelimeleri atsanız, ne olur?” Cevabı unutulur gibi değildir:
”-Atamayız, çünkü geriye kalsa kalsa, yüz, bilemedin iki yüz kelime kalır. O da konuşmaya yetmez.”
Dönem, Cumhurbaşkanlığı sanat danışmanı Nurullah Bey‘in (Ataç) alenen ve resmen;
“- Yunanca ve Latinceye geçmeliyiz, onlar gibi olmalıyız, onlara benzemeliyiz!” dediği dönem. Bunu söylediğim zaman, Prof. Carlier’den aldığım cevabı, tahmin edebilirsiniz:
“ – Biz bunu sömürgelerde uyguladık. Kimliklerini, kişiliklerini yitirdiler!”
...............

Konuyu kapatırken...
Bu makale ile meselenin iç yüzünde olup bitenleri sizlere göstermeye çalıştım.
Bu doğrultuda, Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın ifade ettiği gibi, " Türkçemizin ses bayrağımız olduğunu aklımızdan asla çıkarmayalım!" vesselam!