Üzülmek sadece rahmetli ananemin dilinde güzeldi. O, üzülmeyi bildiğimiz anlamıyla kullanmazdı hiç. Üzülme eyleminin bizzat muhatabı olan, onca yıl eza cefa çekmiş kadın sanki o değilmiş gibi üzülmenin anlamını reddeder gibi yaşardı hep. Üzüldüm dediğine, üzüldüğü şeyleri dillendirdiğine hiç şahit olmadım.

Onun lügatinde üzülmek olsa olsa incelmek, yıpranmak, eskimek, dağılmak demekti. Sanki sadece kumaş, ip, halı gibi eşyalar eskir, aşınır, incinirdi ve ananem hepsine birden "üzülmüş" derdi. Mesela ipi gevşemiş, koptu kopacak olan tesbih üzülmüş olurdu. Kimin yaptığına, nasıl olduğuna dair tek kelime etmeden hemen oracıkta, hiç üşenmeden onu eski hâline döndürmeye uğraşır, üzülmüş olanı mutlu ederdi. Üstümdeki bluzun yakası azıcık sökülmüş olsa entarinin yakası üzülmüş kızım, getir de dikivereyim derdi.

İnsanın değil de en fazla kilimin kenarı, gömleğin yakası üzülebilirmiş gibi düşünürdüm ve severdim küçükken bu kelimeyi. Üzülmekten bunu anlamak ne güzeldi.

Şimdi belki de üzülmelerin en uzun durağındayız hepimiz. Beklediğimiz o koca otobüs bizi üzen şeyleri alıp götürmüyor ne yazık ki! Durakta bekleyen bekleyene. Şöyle bir indirişte kesen bıçak gibi değil de kör bir testere ile  yavaş yavaş doğranıyor sanki insanlığımız. Kınamayı marifet sayanlarımız, sessiz kalınca görünmez olduğunu sananlarımız, suya  sabuna dokunmayıp işine gücüne kaldığı yerden devam eden koca koca iş adamlarımız, sabır ipi ha koptu ha kopacak durumda çaresiz öylece bekleyenlerimiz... Hepimiz... Ya çocuklar? Ruhumuzun en çaresiz askerleri...

Çocuklar alışkın değil böyle şeylere. Ne olup bittiğini anlamayacak kadar küçükler. Hayatın üstüne düşünecek kadar vakitleri olmadan ölüyorlar. Üzülüyorum hem de çok! Ama bu, bu kadar kısa, tek kelimelik bir şeyle anlatılmaz ki! Haksızlık! Eyleme geçip bir şeylere engel olamadıktan sonra üzüntünün üstüne uzun uzadıya konuşmak da ayıpmış gibi geliyor. Üzülmek böyle bir şey değil !

Benim bilindik üzüntülerim vardı. Bu hâl, bu yaşananlar için olamaz. Az! Eksik! Üzülüyorum hem de çok üzülüyorum. Bak yine oldu aynısı, ha ananemin topladığı tesbih ha ben. Ne zaman, nasıl, niye bilmiyorum ama insanın üzüntüsünün bir şeyleri değiştirebileceğine dair inanç büyümüş içimde. Merhametin ikiz kardeşi gibi. Ne acı.

Hadi birilerinin savunduğu gibi  tüm bu soykırımlar, yaşanan vahşet, Arap düşmanlığı, din kavgası sebebiyle diyelim. Bu her ne kadar göz göre göre koca bir tarihi, geçmişte yaşanmış türlü mezalimi kaldırıp çöpe atmak olsa da varsayalım öyle olsun. Yüreğinde kalp taşıdığını iddia eden her insanın cevap vermesi boynunun borcu olacak sorular soruyorum? Kim yoldan kendi hâlinde geçen iki tane başıboş koyunu uzun namlulu silahla  sadece keyfi sebeple vurup yere yığan adamı savunur ki?  

Başını kuş seslerinin geldiği yöne doğru çevirip kuş yuvasını silahının dipçiği ile bozup yere düşüren insanın nasıl bir açıklaması olabilir?

Hangi haklı davada ölmüş bedenlerin üzerinden tankla kahkahalar atarak geçmek var?
Çocukları öldürmekle kalmayıp onların parçalanmış bedenlerini ipte sallandırmak fikri için kim hâlâ neyi anlatsa dinlenebilir? Güneş bugün de doğdu yine, şaşkınım! Oysaki ben her gün kıyamet kopar diye bekliyorum. Üzülmekten yoruldum; onlar ölmekten yorulmadılar, görüyorum.

Hadi bu dehşeti yaşatan, vahşeti bizim gözümüzün içine soka soka canımızı acıtan ve bundan gurur duyanları anladık, insanlıktan nasiplerini alamış, nasipsizler! Peki ya bütün bunlara bile bile göz yumanlar, bu katliamın dışında mı sanıyorlar acaba? Yok, yok… Üzülmek, çok hafif kalıyor bu ruh hâlimizi izaha. Üzülmekten çok daha başka bir isim bulmamız lazım. Kınamak kelimesini de gözüm görmesin bir süre. Hatta bir an an evvel yaşadığımız duyguları tekrar bir gözden geçirmemiz gerekiyor, yoksa bu gidişle ya bir tufan alıp götürecek bizi ya da bir gemi.