Hiç bireysel olarak toplumda bir başkası adına, bazen kendi adınıza, hatta tüm toplum adına utanç, öfke, endişe veya değersizlik hissettiğiniz oldu mu?

Kısaca hatırlatmak gerekirse; (çünkü uzun uzun anlatırsam bir hayli okuması vakit alacak gibi duruyor) yeni doğan çetesi, cinayetler, göçmen sorunu, ekonomik kriz, hileli gıdalar, şiddet, denetimsizlik, kara para aklama, torpil olayları, emeklilik, deprem ve benzeri; hatta bazen daha kötüsü olan olaylar...

Şimdi anımsadınız mı bahsettiğim o bizlere alıştırdıkları duyguları? Bir toplum olarak çürüdük, siz fark ettiniz mi?

Ülkemizdeki eğitim sistemiyle başlayan bu çürüme, bugün toplum için inşa edilmiş olan her alanda gözle görülür hale geldi.

Bir çocuk için aileyle başlayıp temeli sağlam atılmayan eğitim, tüm hayatı boyunca eksik ve hileli bir şekilde devam etmekte. Sevgisizlik tohumları ekilen, fiziksel ve psikolojik şiddetle büyüyen, takdir edilmeyen, görülmeyen, adaletli olmayı bile öğrenememiş birçok çocuk, öfkeli ve hoşgörüsüz bireyler olarak topluma karıştı. Kendi çevresinde nispeten daha iyi olan herkese de biraz kendinden bulaştırdı.

Ortaokul ve liselerimizde, henüz eğitimini tam alamadığı için zayıf kalan öğrenciler, tanıdık hatırına sınıflardan geçirildi. Keyif için okuldan kaçıp sokakta arkadaşlarıyla mini mafyacılık oynayan, "serseri" diye adlandırdığımız, akademik eğitimi reddeden çocukların devamsızlıkları görmezden gelinip silindi. Üniversitelerde profesörlerin kişisel işlerini halleden öğrencilerin diploma puanları yükseltildi.

Bu tabloda yalnızca öğretim görevlileri ya da ilgisiz, çocuklarının arkasını toplayan veliler değil; eğitim sisteminin içinde kendi emeğiyle bir şeyler yapmaya çalışan bizler de suçluyduk.

Sırf bizimle aynı sınıfta okuyor diye arkadaş olduğumuz hileci kişilere sınavda kopya verdik.

Yeri geldi, sabahlara kadar hazırlandığımız; her derse girip emek verdiğimiz sınavlarda, kopya çeken arkadaşlarımıza göz yumduk.

Anlayacağınız, bize o an dokunmuyormuş gibi hissettiğimiz her yılanı bin yaşattık.

Sonra ne oldu?

Eğitimsiz şekilde 18-20 yaşına kadar gelen bu bireyler, toplumun içine karıştı.

Eğitimsiz yetişmiş her kalifiye olmayan birey, beraberinde torpilin kapılarını araladı.

Sınavda kopya verdiğimiz, göz yumduğumuz her arkadaşımız, yetişkinlikte yerimizi aldı.

Önce acıdık, sonra kendimizi acınacak hâle bıraktık.

Tanıdık "dayılar" sayesinde iş hayatına karışan arkadaşlarımızın karşısına mülakatlarda oturduk.

Hileye alışmış olanlar da doğal olarak donanımlı bireyler yerine, tanıdıkları sağlam olan kişileri geçirdiler bu mülakatlarından.

Yavaş yavaş normalleştirdiğimiz bu torpil olayı önce iş hayatında sonra hileci insanların olduğu her alanda çıktı karşımıza. İş yerlerinde, hastanelerde, adliye koridorlarında…

Eğitimsizliğin ve torpilin olduğu yerde adaletin bozulması kaçınılmazdı.

Sus payına ikna edilip geri çekilen davalar, sus payını kabul etmeyenlere yapılan teklifler, bu teklifleri reddettiği için görevinden alınanlar, suçlular için hazırlanmış beraat belgeleri, kravat indirimleri, tehditler, kaybolan deliller…

Ve tüm bunların sonunda, televizyon karşısında bu haberleri sessizce izleyen bizler…

Doğumdan ölüme kadar süren hayatımızda biz çıkardık toplumun yapı taşlarını.

Biz bozduk dengeyi.

Her birey, her aile, her yapı, halkımız, hükümet…

Hepimizin elinde birer ikişer taş vardı toplum yapımızdan.

Taşları tek tek sökerek önce dengeyi bozduk.

Şimdi, çürüklerin ayakta tutamadığı bu yapının çöküşünü izliyoruz.

Şimdi ayıklayalım pirincin taşını. Bizler çok iyi biliyoruz ki; “Bir çivi bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir yiğidi, bir yiğit bir ülkeyi ya kurtarır ya da batırır”