Bu kez benim için değildi elinde tuttuğu bu güller. Ne tuhaf, bunun heyecanı da başkaymış. Çaktırmadan izledim. Yine geçtiği güzergâhta gözüne bir dal kestirdi. Yediverene önce sakince yaklaştı ve avına usul usul sokulan bir avcının dikkatiyle yaptı her ne yaptıysa. Kolay mı öyle elini kolunu sallaya sallaya el âlemin belki de gözü gibi bakarak büyüttüğü gülleri dalından koparmak. Ne yapsınmış, kaç kere göz göze gelmişmiş, görmüşmüş, bıraksaymış da yaprakları yerlere mi dökülseymiş. Yazıkmış, günahmış. Orası da doğru. Hakikaten ne zaman baksak geçtiğimiz o civarda yol boyu yerler hep gül yaprağı. Ola ki soran olursa "hayırlı bir iş için" dermiş. Yalan da değil, gönül almak var işin içinde. Bu kez benim değil kızının gönlü. Hem bundan güzel hayırlı iş mi olurmuş.
Sağı solu iyice bir kolaçan ettikten sonra davrandı. En körpeleri olma, dokununca kadife kumaşı hissi verme, bir de çocukluğumuzdaki gibi kokma şartları varmış. Şartlar tamamsa ne yapar eder alırmış onu. O gün de öyle oldu. Baktı asayiş berkemal, fırsatı kaçırmadı, davrandı. Kaç kez “Yanında minik bir çakı taşı, dikenlerden delik deşik oldu hep parmakların!” dedimse de dinletemedim. Ardından tek tek güllerin dikenlerini koparmaya geldi sıra. Onu da yaptı. Ben çok alışkınım bu manzaraya. Hatta o içindeki muzır çocuk hâlâ capcanlı diye hayran hayran izlemesi çok keyifli olurdu. Ama bu kez benim için değildi bu uğraş. Artık vakti gelmişti. O kadar oldu mu hakikaten dedim içimden. Doğum günü için kızımıza kendi ellerinle yaşı adetince gül toplamak... Özene bezene seçtiği On beş tane gül sonunda yan yana geldiğinde bir kere daha dedim: “O kadar oldu mu? Kızımız on beş yaşında mı sahiden şimdi? Biz yolu o kadar yol katettik mi?”
İnsan, evladının çocukluğuna imrenir mi, imrenirmiş. Pekâlâ hepsini çiçekçilerden de alabilirmiş hatta aranjmanın âlâsını da yaparlarmış ama bundan daha anlamlısı yokmuş. Çocuk istikbalimizse mimarı da bizsek bu inşayı düzgün yapmak gerekmiş. Sevgide cimri olmak, kızının birkaç ucuz laf cambazının iltifatına tav olmasına kendi elleriyle sebep olmak demekmiş. Sevme kılıfına bürünmüş ama sevmekten nasibini alamamış mecnun müsveddelerine kanacak o çapulsuz sevmelere muhtaç hâle getirmek de onun tekelindeymiş.
Etraf, haysiyetini korumaktan aciz, sevgi zannettiği azıcık ilgiyi görmek uğruna büyük bedelleri ödemeyi göze alabilecek kadar çaresiz kız çocuklarıyla doluymuş. Bu hâl öyle bir hâlmiş ki insan, evladı mevzu bahis olunca yediği lezzeti o da tatsın, gördüğün manzarayı o da seyretsin, sevdiği ve sevildiği kişi tarafından o da onurlansın ve onurlandırılsın istiyormuş. Hatta kendisine bahşedilen “sevme ve sevilebilme” ödülünden evladına da verilmesini, bu sevgiden evlat sahibi olmanın ne büyük bir mutluluk olduğunu onun da yaşamasını bilsin istiyormuş.
Sevemediği bir kişiyle yaşarsa yalap şap toplarmış mutfağı. Bakan derli toplu görür ama dolapların içerisi çarşamba pazarı olurmuş. Sevdiği kişiyle başlarsa hayat, inci gibi ince ince temizler, baktıkça içi açılırmış. Hayatını onunla göğüslemeye değmeyecek birinin yükünü sırtlanırsa kahrolurmuş. Günün sonunda kızının yüreğinin karman çorman uyumasını istemezmiş. Hayali buymuş bir babanın. Öbür türlüsü cayır cayır yakarmış insanın içini. Niyet hayırmış akıbet de hayır...
Ben bakmayacakmışım onun böyle konuştuğuna doğum günü bahane, güller şahane, sözler vesileymiş.
ŞAHANE BİR VESİLE
Gamze Koç
Yorumlar (5)