Buğu, masalsı bir şeydi çocukluğumdan beri. Buharın sevimli misafiri... Soğuklarda sadece parmak ucuyla camlara resim çizebilme ya da banyo sonrası yüz aynasına şifreli mesajlar yazabilme imkânı sunuyor diye eğlenceliydi. Artık değil.
Şimdi şu buz gibi havada, üşenmeden, bütün buğulu camları silesim, bir hortumdan medet umup foşur foşur hepsini yıkayasım var. Camları kuşatan bütün buğuları silersem belki işe yarar. Yaramaz efendim! Bunların hiçbiri, can evimin pencereleri olan gözlerim için kâr etmez. Çünkü bir gecede sulanmış, kızarmış, kan çanağına dönmüş, nur topu gibi şişmiş bir gözüm var. Gözümün beyazını görebilene aşk olsun.
Bir toz bulutunun içinden geçmedim, rüzgârlı bir havada çer çöp istilasına maruz kalmadım, öyle çok yüzüyle gözüyle oynayan biri de değilim. Hâsılı olan oldu. İçine bir şey kaçmış sanıp önce bir iki ovdum daha çok sulandı, sildim, kaşındı ve kanlandı, en sonunda da kısıldı. Adına enfeksiyon diyen oldu, salgın olduğunu söyledi biri, kimi de nazara attı. Bunlar yetmezmiş gibi yanağımın üstünden pıtır pıtır gözyaşları düşmeye başladı. Üstelik sadece tek gözümden… Buna ağlamak denir miydi bilemedim. Ağlamanın da bir şanı şerefi vardı ve ağlamamı gerektirecek bir şey yaşamamıştım. Damlatan arızalı musluklar dahi boşa akınca “suya yazık, israf oluyor” diye huzursuz olan ben, gözümden sebepsiz akan bu yaşlardan epey rahatsız oldum.
Yakınlarda okuduğum kitapta, gözyaşının bazı hastalıkların tedavisinde kullanılacak kadar değerli olduğunu hatırlayınca daha da canım sıkıldı. Yazı yazmak işkence oldu. Resmen tuşlara ezbere bastım, yazdığımı okuyamadım. Yemek yaparken rastgele buldum baharat kavanozlarını. Gelen mesajları okumak için netliği sağlayayım diye gözlerimi devamlı kırpıştırmak zorunda kaldım. Sağ gözüm olsaydı gam yemezdim. Hiç değilse onun görme oranı daha yüksekti. Sol gözüm olunca hepten yavaşladı hayatım. Dışarıda da temkinli attım her adımı. Birazcık net görüş için nasıl çırpındım. Her şey bir su balonunun içinde yüzüyor gibiydi. Ne yaparsam yapayım olmadı. Acaba görmemesi gerekenleri gördüğü ya da asıl görmesi gerekenleri görmeyi beceremediği için bir bedel mi ödüyordu gözlerim, orası bana karanlıktı. Ben de madem böyle göreceksem daha çok debelenmenin âlemi yok deyip gözlerimi tamamen kapattım. Sessizlik ve karanlık biraz olsun iyi geldi ve Fuzuli'nin meşhur "Su Kasidesi"ni hatırladım. Birden büyük bir iştiyakla "Ab-gûndur...” diye başlayan o beyitin yazarı, neden ben olmadım, diye sorguladım.
Kıskanmak demeyeyim de yalan yok, çok imrendim. Şairin de gözü her tarafı su renginde görecek bir hâl almış. “Bilmiyorum, gökyüzü mü su rengindedir yoksa gözyaşlarım mı gökyüzünü kaplamış?” diyecek kadar çok ağlamış. Kendisi ben gibi etrafını net göremediği için şikâyet etmek şöyle dursun bundan memnun olmuş hatta gözyaşlarını çok güzel bir sebebe "Sebeplerin en güzeline" bağlamış. Ağlamak, âşığın mizacındandır deyip ağlamaktan görme yetisinin kaybolacak olmasına aldırış etmemiş bilakis mest olmuş.
Akan gözyaşlarımın Fuzuli’ninki gibi bir kıymetiharbiyesi, güzel bir sebebi yok diye utandım. Belki de dışa bakayım derken içe bakmayı ihmal ettim. Derinleşmem gerekti ama ben sığda ısrar ettim. Dışa kapamalıydım biraz gözümü belki de vakitlice içe uyanmayı bilemedim. Belki de varlıktaki derin ahengi, derin güzelliği fark etmem gereken zamanı geciktirdim.
Her şeyi bir bütün olarak tam manasıyla göremediği için anlayamadığı sırlara sırtını dönüyor insan, burası kesin. Hayret ve hürmet duymayan bir ölüye dönüşmemek, yaşayan bir ölüye dönmemek için göze de gönle de düşen perdelerin kalkması lazımmış anladım.