HAYATIN TATLARI VE HAYATIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Penceresiz olmaz. Katiyen olmaz. Çünkü olamaz. Turşuyu, sirkeyi, içkiyi, hadi hadi kitaplarınızı da diyelim,  karanlık veya en fazla loş ve serin odada saklarsınız ama insanı orada tutamazsınız. İnsan ışıksız, ısısız yaşayamaz. Hiç penceresi olmayan bir ev düşünebilir misiniz? Düşünemezsiniz değil mi? Bence de düşünmeyin zaten. Öyle bir yerin adı depo olur ancak! Ki onda bile bir havalandırma mazgalı olur. Oradan olsun ışık sızar içeriye. Işıksız dünya düşünülemez. Gecede bile ışık var!

Işıksız olmaz ya, kaç penceresi var evinizin farkında mısınız? Hiç saydınız mı? Ne kadar aydınlıktır eviniz? Sabah ışıklarıyla mı şenlenir? Akşam ışıkları renk cümbüşü içinde raks mı eder yoksa karcığar faslı çalarken radyoda? Işık için söylenmiş gibidir dargınlıkları bitir diyen şu karcığar şarkı; “Kara Bulutları Kaldır Aradan.” Kara bulutlar içi kararttığı kadar dış dünyayı da karartır çünkü. İnsan insanla barışıksa dünyası aydınlanır.

 

Her pencere aynı dünyayı başka başka gösterir. Aynı sokağa bakan iki odanın penceresinden baksanız manzarayı aynı biçimde göremezsiniz. Bakış açısı demiyor muyuz zaten sırf bu yüzden? Bir pencereden görmediğimizi öbür pencereden görürüz. Hatta birkaç katlı ise eviniz her katından bakın ne göreceksiniz? Çıktığınız her katta nesneler, kişiler küçülürken görünen alan artacaktır. “Gâh  çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi./Gâh inerim yeryüzüne seyreder alem beni” demişti Nesimi, tamda bunun için.

 

Sahi biliyor musunuz evinizin kaç penceresi var? Diyelim ki biliyorsunuz, perdeleriniz açık mıdır? Sabah kalktınız perdeleri açtınız; peki güzel havalarda kuş sesleri, taze sabah kokuları dolsun diye içeri, camları da açar mısınız? Asıl önemlisi gözlerinizi açıyorsunuz sabaha. Madem görmeye başlıyorsunuz, açın pencerelerinizin camlarını artık.

 

Evinizdeki pencereden daha çok pencereye sahipsiniz. Sabah açtığınız gözlerinizden söz ettik az önce. En önemli pencerelerden biridir gözleriniz. Onunla gün başlar. İlk ışığı onunla görürüz. Işığı kaybetmiş dostlarımızın elleri devreye girer. Işığı değil belki ama nesneyi görürler dokunma penceresi açık elleriyle.

Dokunma penceresi; nesnelerin sert, yumuşak, soğuk yada sıcak olduğunu anlamamızı sağlar. Düşünsenize bir anneye sarılmak, bir sevgiliye, bir evlâda, bir bebeğe dokunmak ne büyük zenginliktir. Bir gülün kadifemsi dokusunu hissetmek hiç ürpertmez mi insanı? Tenimize su değince ferahlama duygusu duymayan yoktur herhalde.  

Kulak pencereleri açık olanları izleyin derim. Onlar dış dünyadaki tüm yaşamın ritmini içlerinde de duyarlar. Her sesi ayrı ayrı çözümlerler. Verdiği ürküntü, sevinç, korku, neşe, hüzün, keder başkadır her sesin. İşte bunları derleyip toparlayan bir ses demeti olarak sunan bestecilerdir. O besteleri insanlara iletenler de usta müzisyenler..  Onlar kadar kulak pencereniz sese açık değildir herhalde..

 

Evinizdeki pencerelerden daha çok pencere bedeninizde var. Gönül pencereniz var örneğin. O pencereden size bakarlar, sizde o pencereden bakarsınız tıpkı şarkıda olduğu gibi Gönül Penceresinden Ansızın Bakıp Geçersiniz. Yada Gönül nedir bilene gönül veresiniz gelir. Veya gönlünüzü birine kaptırırsınız beklenmedik bir zamanda ve beklenmedik bir biçimde. Gönülden bir selam bile başka türlü yankılanır kulaklarda.

Koku alan pencereniz açık mı sonuna kadar? Yanık yanık kokan karanfilin, sevgi, sevgili kokan gülün ruhumuza yaydığı huzur unutulur şey midir? Taze, sıcak ekmeğin davetkâr kokusu karnı tok olanı bile kendine çeker. Bakkaldan alınan sıcacık bir ekmeğin ucundan accıcık koparmıştır herkes. Koparmadım diyen yalan söyler emin olun.

İki kanatlı pencere vardır herkeste. Bunu açık tutmaya bayılmayan yoktur sanıyorum. Önce bakın bakalım lezzet satıcıları lokantalara, restoranlara, pastanelere, dondurmacılara, marketlere.. sonrada TV’deki, salonlardaki konuşmacılara, daha basiti üç kişilik toplantılara.. konuşmayı seven ne çok insan var görmüyor musunuz? O iki kanatlı pencere dildir. Söz ola kese başı, söz ola yedire aşı demişiz, boşuna mı? Yılanı tatlı dil çıkarmış deliğinden. “Dil bir ulusun aynasıdır” der ünlü Alman düşünürü Friedrich Schiller, bugün yabancı sözcük ve nidalarla giderek bozulan dilimize bakarsanız ne kadar da haklıymış dersiniz. Ulus yapımız bozulmamıştır diye iddia eden var mıdır acaba? Ah şu dizi filmler ve yabancı sinema filmlerinin Türkçe seslendirme çevirileri... Sadece o mu? Buna birde ayak üstü yeme, gazlı, gazsız şekerli içecek içme alışkanlıklarını eklemek gerek. Bu pencere kanatlarının doğru açılmasına engeldirler kanımca..  

Bu cumartesi, Aralık ayının üçü. Bir veya birden fazla penceresi kapalı, çalışmayan ya da bozuk çalışanların, sözün kısası dünya engellilerinin günü. Sözünüze söz ekleyemeyen, ışıktan yoksun, duyduklarınızı duymayan, duysa da anlamayan, çağırsanız gelemeyenlerin günü. Dikkat ederseniz her birinin kapanan, bozuk çalışan pencerelerinin yerini başka pencereler alıyor. O başka pencereler açılmasa yaşamlarını rahat sürdüremezlerdi.   

 

“Pencerenin perdesini aç bana göster yüzünü” demiş sevgiliye şair, bir başkası “Açık bırak pencereni, örtme perdeyi bu gece.” Rüzgârlara vermiş şarkısını çünkü, yarine götürsün diye..