Bir varmış bir yokmuş, çocukluğunda pelüş oyuncağı pek olmayan bir kız çocuğuna babasıyla annesi, yıllar sonra pelüş oyuncaklar almışlar. Kız kocaman olmuş hatta evlenmiş, bu sefer de eşi ve eşinin babası da bu oyuna iştirak etmiş. Gel zaman git zaman, ev oyuncaklarla dolmuş taşmış. Bu kız çoğunun tatlı mı, tatlı güzel mi güzel iki çocuğu dünyaya gelmiş. Artık oyuncaklar olmasa da olur deyip çocuklarının yumuk yumuk elleriyle, hamur gibi yumuşacık tenleriyle oynamaya başlamış.

Çocuklar da oyuncaklarla oynama yaşlarına gelince yıllarca hatıraları var diye ortaya çıkaramayıp sakladığı, gözü gibi baktığı pelüş oyuncakları, tek tek çocuklarıyla tanıştırmış. Sırasıyla önce ilk çocuğu, sonra da ikinci çocuğu doya doya oynamışlar. Her birine isimler vermişler, sökülünce dikmişler, kirlenince yıkamış, kulaklarından asmış, kurutmuşlar. Kitap okurken onların da kucaklarına minik kitaplar, yemek vakti gelince onların da önüne plastik tabak kaşık koymuşlar, her birine mutlu evlerinin birer ferdi gibi davranmışlar. Kimi zaman oyuncaklarını oyun parklarında unutup salıncakta bulmuşlar hatta bulamayınca yedi düvele haber salıp buldurmuşlar. Ve yorgun günlerin sonunda uykudan önce en iyi uyku arkadaşı olmuşlar.

Çocuklar biraz büyüyünce pelüş oyuncaklar yataklarında süs olmaya başlamış önce. Sonra da annelerinden kalan bu kadar çok oyuncakla artık oynamayı bırakıp, poşetlere koyup kolilere doldurmuşlar. Anneleri belki bir yaz tatili şehrin işlek bir yerinde bir tezgâh kurup satışa çıkarabilirsiniz her birini demiş. Bu fikir kimi zaman akıllarına yatmış kimi zaman utanıp vazgeçmişler. Vakit geçtikçe de kimini yeğenlere vermek istemiş, kimini de hatıra kalsın diye sandıklara  kaldırmayı düşünmüşler. Düşünceler hep düşlemekle kalmış  gerçekleştirmeye bir türlü sıra gelmemiş ve hepsi koyulduğu kolilerde mahsur kalmışlar.

Günler geçmiş,  mevsimler dönmüş ama oyuncaklar hakkında bir karar verilememiş. Bir gün ülkelerinde çok büyük bir deprem olmuş. Çocuklar çok korkmuş. Öyle korkmuşlar ki gündüz oyun oynayamaz, gece uyuyamaz olmuşlar. Erkek çocukları ellerine araba, kamyon, vinç almıyor; kız çocuklarının gözü yatak, koltuk, sandalye… eve dair ne varsa hiçbir evcilik eşyasını görmek istemiyormuş. Bir tek, huzurlu, sıcak bir kucak arıyorlarmış. Sıcacık sevgi dolu bir kucak...

O gece annenin aklına bir fikir gelmiş. Bütün pelüş oyuncakları kolilerden çıkarıp bir güzel yıkamış. Eski günlerdeki gibi kurutup asmış. İğne iplikle birkaç tamirden sonra birkaç yeni süs de ekleyince oyuncaklar sanki başka çocukların kollarında taht kuracaklarını anlamış gibi yepyeni görünmeye başlamış.

Çocuklar, sabah uyandıklarında evin bütün koltukları üzerindeki pelüş oyuncakları gördüklerinde hemen yeni sahiplerine gitmek için hazırlandıklarını anlamışlar. Her ikisinin de gözlerinde hatıraları canlanmış. Birbirlerine gülerek hatırladıkları anılarını anlatmaya başlamışlar. Anneleri de sessizce onları dinlemiş. Biri aşı olmaya giderken en zor anlarını pandasıyla atlattığını, diğeri ateşler içinde kıvrandığı gece sadece kız ayısıyla rahatladığını anlatmış.

Bir çocuk ancak oyun oynarsa hayata tutunurmuş. Bir oyun arkadaşı bulursa huzur bulurmuş. Bu yüzden ikisi de hayatlarındaki en zor anlarıyla baş ederken bir oyuncaktan güç almış. Velhasıl kelam oyuncakları yeni sahiplerine ulaştırmak için hepsi var gücüyle işe koyulmuş.         

Onlar ermiş oyuncaklarına, diye cümlelerini mutlu sonla bitirmek isteyen yazar, bu masalın başkahramanıymış. Anlattıklarının hepsi gerçeklerden alınmış ama bazı acı gerçekleri anlatabilmek için bir masaldan yardım almış. Belki de masal dinlemeye çok alışkın olan bir toplumda, anlaşılmak için mecburen böyle bir anlatıma başvurmuş.