Telefon çaldı. Gün içinde dergideki genel yayın yönetmenimden aldığım bilgilendirme mesajlarından bekliyordum aslında ama yine de heyecanıma mani olamadım. Hazırlıklı olsam ya aslında… Birileri tarafından aranacak olmak bilgisi tek başına hazır olmaya yetmiyormuş demek. Rehberimde kayıtlı olmayan bir numara tarafından aranmanın garip hissi kapladı yine içimi. Her seferinde az da olsa olur bu ama bu kez daha başka. Açtım "Abla istediğiniz siparişlerin ölçüsünde bir yanlışlık olmasın diye şey etmiştim." deyince kırtasiyeden istediğim broşürler için arandığımı anlayıp bütün ayaklanmış heyecan ordusunu rahat konuma getirip, sipariş bilgilerini güncelleyip onayladım. Elim musluğun altında tek tek yıkadığım kıvırcıklarda, kulağım ha çaldı ha çalacak diye düşündüğüm telefon sesinde. Çaldı. Vallahi de çaldı. Yanlış duyuyor olabilir miyim diye kollarımı lavabonun içinden çekmeden başımı sesin geldiği yöne çevirdim. Ne komşunun yeni yürümeye başlayan çocuğunun yürütecinden yürüdükçe çıkan megafonik ses ne de sokakta oynayan çocukların cıvıltılarına benziyordu. Bu, halis muhlis benim telefonumun çalma sesiydi. İçimden düşündüğümü zannederken bu "halis muhlis" kısmına mimiklerim de eşlik etti de bir gülme geldi. Çevik bir şekilde mutfağı terk edip ellerimi gelişigüzel kuruladıktan sonra sesimi temizlemek için ne ara bir iki öksürüp ciddileştiysem telefonu açmam an meselesi oldu.
Gayet ciddi, tok ama bir o kadar da zarif bir ses muazzam bir İstanbul Türkçesiyle bana kendisini tanıttı. Sesi ortama verdim usulca, evcek dinlemeye başladık beyefendiyi. Çocuklar meselenin tam olarak ne olduğunu kestiremese de ciddiyetin farkına varıp biri, iki koltuk arasına atacağı şuttan vazgeçti diğeri de kulaklığını çıkarıp sese odaklandı. Eşimse bir nefes miktarı yanı başımdaydı. Evde çıt yok. Parkelerde yürünse atılan adımdan ses çıkacak diye kimse yerinden kıpırdamadı. Sanki adım sesi karşı tarafın sözünü kesmek ya da söyleyeceğini unutturmaya sebep olacakmış gibi bir hâl sardı bir anda hepimizi. Eşim, uzaklara dalmış vaziyette ama bir o kadar da pürdikkat... Evi bir anda bizim günlük harala gürele seslerimizi örtecek kadar güçlü bir mabet sessizliği kapladı.
Vaktiyle güzel çalışmaların başında bulunmuş, hatırı sayılır, pek kıymetli, babacan bir okuyucum gerek aylık dergilerde gerekse haftalık yazdığım gazete yazılarımı okuyup beni güçlü bir yayınevine tavsiye etmiş. Düşündükleri bir projede benim olmamı istediklerini söylediler. Kalbim daha bir hızlı atmaya başladı mı. Tam da hayalini kurduğum ama cesaret edemediğim adımlar için buyurun "Yol senin çevgan senin." deniyordu sanki. Kalp atış ritmimi düzene koymaya gayret edip aynı gün içinde art arda birkaç telefon görüşmesi ve nihayetinde esas isimle görüşmeye geldi sıra. Saygı gereği bu kez telefon numarası bana iletildi ve bendim şimdi arayacak olan taraf. Ama küçük bir çocuk gibi kalakaldım. Eşim basın yayın dünyasına çok erken atılmış bu yazarı çok iyi tanıdığını, yazdığı kitapları yirmi yıl önce üniversite yıllarında okuduğunu, kendisine duyduğu saygıyı, muhabbeti anlatınca heyecanım daha da arttı. Dedim o zaman önce sen arayıp tanıt kendini sonra bana verirsin. Benim biraz olsun heyecanımı yatıştırma derdinde olduğumu adı gibi biliyordu ve sağ olsun kırmadı beni, öyle de yaptı. İyi olur hem de bir hâl hatır sormuş olurum, epey zaman oldu görüşmeyeli deyip aldı eline telefonu. Oh, dedim içimden küçük bir çocuk gibi zor olan kısmın birincisini atlattık, bakalım devamında heyecanlandığım zamanlarda olduğu gibi yine kekelemeye başlayacak mıyım, sesim ve bazen sözüm içime kaçacak mı deyip dinlemeye koyuldum. Gayet güzel seyrinde ilerliyor konuşma, bir baktım güya benim heyecanımı yatıştırmaya çalışan adamın parmakları titriyor. Konuşmada, hitapta, sesin tonunda hiç sıkıntı yok ama gelgelelim lebalep dolu salonlara konuşan adam da heyecanlanabiliyormuş meğer. Ben de görüşme öncesi görüntülü bir görüşme olmayacağını bilmeme rağmen gayriihtiyari üzerime bakmış, üzerime çekidüzen vermem gerekir mi diye düşündüğümü hatırlayınca onu çok iyi anladım. Bir ceket olsa önümü ilikler, yakam olsa kesin onu düzeltirdim, dedim içimden. Ama içten içe tatlı bir huzur kapladı içimi. Korkudan değil de nezaketten, saygıdan, edeptendir bu titreme. Ne hoş geldi gözüme hâlimiz. O sırada ne bundan keyif aldığımı söyleyebildim ne de dikkatli dikkatli baktığımı belli ettim. Bunların hepsi telefon kapandıktan sonra uzun uzun masaya yatırılması gereken mühim konular kısmına devredildi ve içinde bulunduğum ana odaklanmam gerektiğini fark ettim.
Eşim kendileriyle hasbihâl edip bir iki geçmiş anısını yâd ettikten sonra gençlik yıllarında okumuş olduğu kitaplarından aldığı feyzi dile getirdi. Yüzlere tebessüm, ortama ılık bir huzur yayılmasına vesile olan konuşmadan sonra eşim beni takdim etti. Heyecanım biraz olsun yatışmıştı. olay mı sen kalk lise yıllarında ismini kitaplarda okuyup evlatlarının kitaplıklarında olmasına ehemmiyet verdiğin bir yazarın bizzat kendisiyle telefonda görüş. Bence benim yerimde kim olsa aynı hâle bürünürdü. Bu heyecanımdan hiç utanmam hatta sadece yaşa hürmeten, büyüğe saygıdan heyecanımın tatlı bir izahı da var. Kaldı ki kendisi yazar. Hem de ömrünü bu yola adamış, emektar bir yazar.
Mesele döndü dolaştı, yayımlamak istedikleri kitabın içeriği hususuna geldi. Konuştuk, bir mutabakat sağlandı, çalışmalara vira bismillah dedik. O upuzun konuşmanın içinde nice kıymetli ismin kıymetli çalışmalarını ağırladık. Görüşme bitti; telefonu saygı, sevgi, selam ve dua ile kapattık. Benim aklımda geçen onca ismin arasında kendisinin anlattığı bir kahraman babaanne ile çocuklara kütüphanenin kapılarını açan kütüphaneci kadın kaldı. Pencerenin önünde sabahtan akşama kadar duran torun torba sahibi bir babaannenin ne yapıyorsun, diye sorulması üzerine “Sabahtan akşama kadar gelen geçen kim varsa dua ediyorum.” demiş olması kaldı. Kendini buna adamış. Ardında böyle bir iz bırakmayı seçmiş. Bunu, hayata gelme sebebi bellemesine sarıp sarmaladım kendimi. İyi de geldi. Batı’nın da Doğu’nun da onca kült ismi, onca tanınmış yazarın eseri bulut gibi geldi, geçti.
Geçmiş demek, zihnim öyle istemiş. Güldüm. Bir gülüş içini ısıtır mı insanın? Isındım. İz bırakmak, unutulmaya yüz tutmuş ama gün yüzüne çıkarsa hepimize iyi gelecek şeyleri anlatmanın bana çok iyi geldiğini anladım. Ben şimdi nerden başlasam dedim eşime, "Bizden başla." dedi, baksana hâlimize, bir sesin bıraktığı ize, az şey midir bu?