Nereye gitsem cam arıyor gözüm. Taktım. Daha doğrusu, yeni değil bu hâl, epeydir takmışım da haberim yok. Evde, yağmuru daha iyi görebileyim diye pencere kenarına yakın olan yerleri köşem belliyorum. Evdeki bütün baharatları ve bakliyatları teneke ya da plastik şeylere değil kavanozlara koyuyorum. Camın makamını daha çok mutfakla sınırlandırdığımı sanırdım, değilmiş meğer. Otobüsteyken dışarıda olan biten ne varsa bileyim diye hep cam kenarına oturmak istiyorum. Kapıları camdan olan yerleri ardında ne dolapların döndüğünü düşünmeye gerek kalmıyor diye daha çok seviyorum. Onca süs eşyasının, renk renk bibloların içinde hep cam olanlarını tercih ediyorum.

 

Bunu geçenlerde hediyelik eşya almak için girdiğim bir mağazada fark ettim. Çaydanlıkların hepsi çok şık, gayet kaliteli ama cam olanlarda beni etkileyen başka bir şey buldum. Suyun fokurdadığına, çayın demlikte yavaş yavaş rengini değiştirerek demini aldığı ana şahit olmak, ederi neyse iki katı istense razı gelinesi bir özellik gibi geldi. Tencerelerin çelik, döküm, teflon olanları da ışıl ışıl ama cam olanlardaki tılsımlı bir güç mıknatıs gibi beni yanına çekti.

 

Kahve fincanları zaten kendimi bildim bileli hep porselen olur. Bu kez raflara toprak olanları da eklemişler. Hiçbirinin yüzüne bile bakmadım. Hepsini ne kadar da allayıp pullasalar, ayaklarımın cam olan çift cidarlı fincanlara doğru ilerlemesine engel olamadım. 

 

Binlerce ürünün içinden benim neden sürekli cam olan parçalara doğru yöneldiğimi merak eden tezgâhtara bir açıklama yapma ihtiyacı hissederken cevabı buldum:

 

İşin iç yüzünü görmek istemek benimkisi.

 

İnsanlara güvenemediğim zaman hep içlerini, gerçek yüzlerini görmek istiyorum. Aslında tabak çanak bahane, ben her şeyde camdaki o gerçek şeffaflığı arıyorum. Şuurumu yitirmişçesine "Evraka, evraka!" diyecek kadar bir aydınlanma yaşamasam da anlıyorum. Suyun kaldırma kuvveti bir hamamda bulunmuşsa kimse insanlara olan güvensizliğimin gerekçesini bir zücaciye dükkânında keşfetmiş olmamı garipsemez diye düşünüyorum.

 

“Candan insan” tanımını kaldırıp çöpe atıyor zihnim. İnsanlar da cam gibi içinde taşıdığını önündeki, ardındaki her şeyi gösterse acaba neler değişir fikri, gelip içime çörekleniyor.

 

İşin ustaları daha iyi bilir ya tek tek geçirdiği aşamalarla camı insanın nefis mertebelerine çok benzetiyorum. Camın alaşımı kumdan, insanın kökü topraktan... İkisinin de şekil alması için ruhuna üfleniyor. İkisi de yanlış ellerdeyken tehlike çanlarını çalıyor. Cam sert ve kırılgan ancak elmasla çizilebiliyor. İnsan sert ve alıngan küçük bir temasla bitebiliyor. Her ikisi de kırıldı mı istese de eski hâline gelemiyor. Bu kadar benzerliğe rağmen insanın da cam gibi içini göstermesini  beklemem çok mu? Bekliyorum.

 

"Cam güzel çünkü kirli bir mazisi yok!” diyecek oluyorum, cevabımı bekleyen tezgâhtara; onu bile beceremiyorum.

 

İtirafım var! Aslında ben, kadifeye dokunamayanlar, şeftaliden üç buçuk atanlar, mermer gıcırtısına deli olanlar kadar maskeli insanlardan korkuyorum.