Sarsılarak uyandırılıyorum bu aralar. Normalde de Keloğlan'ın Aykız’ı uyandırması gibi huzur ve esenlik içinde uyanmazdım ama böyle de olmazdı sabahlarım. Bunların hiçbiri uyuma hanesine yazılmamalı!
Hani insan gözünü açar açmaz karabasandan kurtulduğunu fark eder de uyandığına sevinir ve "Oh be, gerçek değilmiş!" der ya. İşte, ben onu diyemiyorum. Gözüm kapalıyken gördüğüm şeyin kâbustan beter olduğu doğru, uyandığım da. Sorun, "gerçek değilmiş" kısmında. Gerçek de laf mı? Bir gerçeklik ancak bu kadar kendine getirebilir insanı.
Tatlı uykuların reçetesinin peşinde değilim. Vicdanı olan hiçbir insan böylesi bir zamanda mışıl mışıl uykuların peşinde olmaz.
Gündüz, farkında olmadan işi gücü yarıda kesip olay yerinden evdekilere canlı yayın yapan spiker gibiyim. Onlar da ya okulun kantinindeki ekrandan ya da araç içindeki radyodan duyduklarını anlatıyorlar. Eşim de izlemiş bu sabah Gazze'de sel sularının içinde zar zor yürüyen bir çocuğun kefene sarılı kardeşini taşımaya çalıştığı anı. Evdekilerin de benden farkı yok. Biri dokuzluk, biri on beşlik dozda üzüntüsünü koyuyor ortaya. Ama hâlâ meseleyi anlayamayanlar, küçümseyenler var inatla.
Bir adım ötemde Gazze! Göz göre göre yaşanan bu soykırıma sus pus olmanın böylesi görülmemiştir.
Bir yandan kendi toprağımın bağrında bir bir şehit düşen evlatlar, aileleri, evi ocağı, çoluğu çocuğu feryatları; diğer yanda dünyanın bir ucunda, bir aşağılığın çocukları kullanmak için işi bir ada satın almaya götürecek kadar adileşmiş olması. Yerin üstü yetmiyormuş gibi yerin altında da çocukların katledilmesi...
Kanla çalkalanıyor dünya. Dengelerle oynandı bir kere. Dünya işgal atında. Adı şu, bu değil, kötünün işgali bu! Ticaretimiz, gazetemiz, kalemimiz, kitabımız, sofralarımız, suyumuz, mutfağımız, üstümüz başımız, elimiz yüzümüz, sözümüz... işgal altında.
Ruhumuz, uykumuz dahi işgal altında!