Keşke okumasaydım. Nereden, elime aldım da okudum. Bazen böyle olur, nedense uzağımda tutmaya çalıştığım şeyler, kapıdan kovsam bacadan girer. Yine aynısı oldu.

Haberi kapattım, daha fazlasını okuyamazdım. Güya çocuklara çaktırmayacaktım. Tam, bir meşgale buldum, zihnimin oyunlarından kaçtım, derken bir soruya yakalandım.

- Anne ablama doğum gününde o çok istediği kulaklığı alalım mı?

Al işte! Demedim mi! Ben düşünmemeye çalışsam ne ki!

- Bakarız, der gibi bir şeyler geveledim, geçiştirdim. İşte yine oldu, dedim içimden. Sen kaçsan kaç yazar, sağın solun sobe. Sen haberin devamını okumamak için diren dur.

Zihnime ve etrafımda olup bitene bir kaçak gibi teslim oldum.

Sahi, kulağını niye seslere bile isteye kapar ki insan, niye? Haberin başlığı geldi aklıma, içim bi cız etti yine.

Yok, bu böyle olmayacak; biraz dışarı çıkayım hem alınacaklar vardı hem de biraz açık hava iyi gelir, deyip çıktım. Arabaların vızır vızır geçtiği yolun kenarında kulaklıklarından kulakları görünmeyen bir genç kıza ilişti gözüm. O kadar dalgındı ki biri korna çalsa duyamazdı. Yanımdan geçip gidenin “yürüyen bir ses" olduğunu söylesem kimse şaşırmazdı.

Ne büyük lüks dedim içimden, canın ne zaman neyi duymak istiyorsa üzümü çöpünden ayırır gibi bütün seslerden temizlenmiş bir biçimde sadece tek bir şeyi dinlemeye kendini verebilmek ne özgürce bir tercih, ne iddialı bir duruş, biraz da gizli bir başkaldırı gibi geldi. Hepi topu bi "kulaklık işte" deyip geçemedim, aksine ilk defa görmüş biri gibi yolda yürürken iki dakikada tarihçesini yazdım kulaklığın.

Ağızlık, boyunluk, başlık, gözlük gibi de değil "kulaklık”. Hepsinin sonuna gelen ekler aynı olunca sanki hepsinin koruyucu ya da iyileştirici bir yönü varmış gibi geliyor. Kimsenin aklına bu kadar can yakan bir yanı da olabileceği gelmezdi.

Tamam, kabul, müzik dinlemek mutluluk veren bir şey; ben de çok severim yüksek sesle müzik dinlemeyi hatta gençliğimizde epey kulaklık eskitmişliğimiz vardır. Uyurken kulağımızda kaldığından olsa gerek, bazen iki hafta anca dayanırdı. Önce teke düşer, sonra duymak istediklerimize duymak istemediklerimiz karışınca eski tadı kalmazdı kulaklığın. Görevini yerine getiremiyor gibi hissetsek de gittiği yere kadar idare ederdik.

Aslında bu, biraz da neyi duyup neyi duymak istemediğimize karar verebilme özgürlüğüydü bizim için; istediğimize kulağımızı tıkayıp dilediğimize kulak kesilmekti.

Bizimkisi bu kadardı. Hiç manşetten haber yapılacak kadar bir meselede adının geçtiğini okumamıştım.

İlk annelik tecrübemle o çok iyi duyduğumu düşündüğüm ve istemediğim seslere kapattığım kulaklarımın artık bana yetmeyeceğini sanmıştım. Hatta kulağımın duyma becerisini eksik bulmuş da telsiz almıştım. Satıcı, "Bebeğinizin yanında karınca yürüse size bir ses frekansı olarak iletilir." diye methetmişti telsizi. Gel de alma. Nasıl almam. Nerede o gençlik hevesiyle top patlasa duymayacak derecede yüksek sesle şarkılar dinlemek arzusu, nerede bu korku. Aksine aynı anda her sesi hem de her yerden duymak istiyordum: apartmanın demir kapısının kapanma sesini, yoldan geçen arabanın motor sesini, ocaktaki düdüklünün sesini, kaleye şut çeken çocuğun “siuuu”, çöpü basket atan veledin “yes be” çığlığını, klavye tuşlarının tıkırtısını, en başta da bebeğimin sesini hemencecik duyabilmek istiyordum.

Acaba “Etraftan gelen sesleri duymadın mı fena!" diyen Sait Faik, "Tren yolundaki hemzemin geçitten kulaklıkla müzik dinlerken geçen scooterlı genç kız, trenin altında kalarak can verdi." haberini okusaydı bu gençlik için de bambaşka bir "Hişt Hişt" öyküsü yazar mıydı?