Bu günlerde sosyolog, gözlemci, araştırmacı gibiyim. Kahveye gidiyor yalnız bir masaya oturuyorum, elimde bir gazete, okuyor gibi yapıyorum ama okumuyorum çünkü etraftaki masalara kulak misafiri oluyorum. İsteyerek başka masaları da dinliyorum.
Bakıyorum bütün insanların şöyle bir zaafı var; yanlışı, kusuru hep başkalarında arıyorlar. Kendinin iyi olduğuna kendini inandırmak, inanmak istiyor.
Gerçekten peşin ve kesin yargılamalar var. Bu nedenle gözü kör, kulağı sağır eden bir dikkatsizlikle, açık gerçeğe rağmen yanlışı sürdürüyoruz.
“Acaba gözden kaçan bir nokta var mı, yanılıyor muyum?" Sezgi ve kuşkulardan uzak durmadan yol alıyoruz fakat her şeyin iyi gidiyor sanıldığı bir anda gözden kaçan bir noktayla başlar, hatalar ve kusurlar ve felaketler.
Çok küçük bir hatanın, çok küçük gözden kaçmasıyla bir trafik kazası olur. Hiç önemsemediğimiz ufak bir sözcükle dostları kırarız, çok küçük bir kelime ile küfre gireriz. Hep bu küçük dediğimiz şeylerin arkasında büyük felaketler olur. Dikkatsizlik, bilgi noksanlığından daha fazla ziyana sebep olur. Boşuna dememiş atalarımız “iki düşün bir konuş.” Bu konuşmayı sadece söz olarak algılamayalım, iş yapmak, ölçmek, tartmak, yemek de ölçümüz olsun, yoksa hatalar yumağına bizlerde katılır gideriz.
Ufak hatalar büyük hataların başlangıcıdır, bunun için çok dikkatli konuşmalı, çok dikkatli yaşamalıyız. Kusur ararken önce kendimizde aramalıyız yoksa boş yere etrafımızı kırar dökeriz.
Şu sözleri de duyar gibiyim “Aman hep diken üstünde mi yaşayacağız?” Evet diken üstünde yaşamalıyız, bir insan, bir kediyi, bir kuşu ürkütmeden, kırmadan yaşamalıyız yoksa etme dünyası burası.
Hasta olursun, üzülürsün, yalnız kalırsın.
Kalın sağlıcakla.