Karşılaşma başladı. Nefesler tutuldu. Herkes yerini aldı. Ama ortada ne top var ne çim ne de saha. Tezahürat yok, tribün yok, on birli iki ayrı takım da yok. Bir yerden maça benziyor bu karşı karşıya gelme ama nerden? Bir masa var sadece. Fırtınadan önceki sessizlikten sonra bir curcuna... Ardından kopuyor kıyamet...Tek bir kişi var ve onun varlığı bile yetiyor her şeyin maç olduğunu düşündürmeye. Hâlbuki maçta falan değil kimse. Anlaşmazlık durumunda onun sözü geçerli. O ne derse o oluyor. Sahi, oyuncuların saha içindeki hareketlerini yorumlayan kişinin adına ne deniyordu? Hay Allah! Kadın aklı işte, bir arabayı zar zor park etmesi ve erkeklerin hükümdarlık kurduğu şoförlüğe gölge düşürmesiyle meşhur, bir de futbol terimlerini bilemediği için fıkralara konu olmasıyla. Başka hiçbir esprisi yok şu kadın milletinin.

Hakikaten ne komiğiz biz, ilahi kadınlar! Kadın dediğin nereden bilecek iyiyle kötüyü ayırt edebilme becerisine sahip, kontrolü eline alabilen, adaletin temsilinden sorumlu olan kişinin adının hakem olduğunu. Ben de hiç anlamam şu oyunun içinde geçen terimleri. Forvetmiş, santraformuş, ofsaytmış, penaltıymış faulmüş, taçmış... Hatta şu, yer yer sahanın ortasında görünen bir adam vardı, elinde kartları olan, oyuncuları yanlış hareketlerinden ötürü cezalandırma yetkisine sahip. Hani oyunun kurallarını yorumlayarak yöneten kişi... Ona ne denir hiç bilmem mesela.

Neyse, ne diyordum. Eh, ortada duran masanın üstüne herkesin her şeyi dağılmış. Eteklerdeki taşlar dökülmüş. Her şey darmadağınık. Topla topla bitecek gibi değil. Tahterevallinin ortasındaki denge merkezi gibi masanın her iki tarafına da milimi milimine eşit oturması gereken kişi nedense hep bir tarafa biraz daha yakın duruyor. Üstelik sus deyince susturup dur deyince durdurduğuna göre sesi de duruşu da sarı, kırmızı kart hükmüne benziyor. Bak yine geldi aklıma. Ne deniyordu bu kartlarla dediğini yaptıran kişiye?  Dilimin ucuna geliyor ama bir türlü bulamıyorum.    Neydi, neydi, neydi... Ha bildim ha bileceğim. Aklıma gelirse derim artık.

Nerde kalmıştım. Evet masa... Masanın her iki tarafında da birer sandalye... Ağızlardaki kelimelerin yerli yersiz havada uçuşmasına, sözü kesen tarafın türlü çalımlarla sözü almasına hiç müdahale yok. Masanın hep aynı tarafına dönük bir yüz... Sesler nasihat şeklinde hep bir kişiye ikaz edilircesine yükseliyor. Hesapta iki tarafın düğümünü çözüme ulaştırmak için orada. Durmadan elinin içinde dolaştırdığı sarı ve kırmızı kartların ağırlığı omzunda. Kolay mı masanın ortasına geçip oturmak, iki sandalyeye de aynı mesafede durmak mecburiyetinde olmak? Tam da kırmızı kartı göstermesi gereken yerde susmak, ceza sahasındaki müdahale isteyen bir hareketi görmezden gelmek hiç vicdan azabı yaşatmaz mı insana? Öyle bir yaşatır ki hatta sadece oyuncuyu değil taraftarları bile çileden çıkarır. Bir tartışmanın hakemi olmak bir maçı yönetmekten çok daha hayati bir mesele. Hele bir de hakem takım tutarsa... Eyvahlar olsun!

Düdük çaldı. Süre bitti. Masadan kalktı herkes. Rakamların yazıldığı tabela bomboş! Sıfıra sıfır, elde var sıfır. Hakem öfkeli. Sahi hakem deniyordu buldum. Tabi ya. Hakem... Ben de anlamıyla eylemi niye bir türlü örtüşmüyor diyorum. Hakem hak emdi, göz göre göre hakka girdi, doğruları görmezden geldi de ondan.