HAYATIN TATLARI VE HAYATIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Türkiye Cumhuriyeti imparatorluk bakiyesine sahip olduğu için kuruluşundan bu yana yoğun göçlerle karşı karşıya kalmıştır. Bunların içinde büyük ağırlık Rumelilerdedir. Osmanlının fethettiği topraklarda Anadolu’dan getirtip iskân ettirdiklerinin büyük çoğunluğu yıkılışla birlikte Anadolu’ya geri döndüler. İçlerinde Müslüman olmalarına vesile olduğu, dolayısıyla hamiliğini üstlendiği Boşnak, Arnavut, Pomaklarda vardı. Türkiye Cumhuriyeti bu yönüyle göçenlerin can simidi, hayat suyu, anavatanı olmuştur. Bunun böyle olduğu o dönem göçmenlerinin çekilen fotoğraflarından anlaşılır. Ülkemizin toprağına ayak basan her Rumeliliyi o fotoğraflarda yere eğilip toprağı öperken görürsünüz. Bu topraklar onlar için kutsaldır.
2011 yılından beri yoğun göçlerle karşı karşıyayız. Bu defa durum başkadır. Suriye de yaratılan iç savaştan vatanını bırakıp kaçarak bize geçici olarak sığınan Arapları görüyoruz. Gelenlerin sayısı önceleri 100 binlerle açıklanıyordu. Halk yetkililerin aksine durumun böyle olmadığını, bu sayının 500 binlerde olduğunu belirtiyordu. Bu sayı durmadı, arttı. Bugün açıklanmıyor ama ülkemizde baskın çoğunluğu Suriyeli olmak üzere 10 milyonu geçen sayıda yabancı var! Şimdilik nüfus yoğunluğu açısından tahmini yabancı sayısı ile 1/8’lik orana sahibiz. Suriyelilerin doğurganlıkları düşünüldüğünde çok kısa bir sürede azınlık durumuna düşeceğimiz açıktır. Bu yersiz bir korku değil. Gelecekte bu tokat yüzümüzde patlayacak! Suriyelilerin bu ülkede mülteci mi, sığınmacı mı, geçici koruma statüsünde mi olduğu konusu konuşuluyor. Daha ne oldukları dillendirilemeyenlerin sosyal haklarından söz ediliyor.
Osmanlı İmparatorluğu bir balkan devletiydi. Bu yanıyla Avrupalıydı. Onu balkanlardan kovdular. Amaç Osmanlının dolayısıyla Türk’ün Avrupa ile ilişkisini ve bağlarını kesmekti. O kadarla kalmayıp Anadolu’nun küçük bir bölümünde kalmaları istendi. Sevr antlaşmasını bunun için dayattılar. Cumhuriyet Sevr antlaşmasını yırtarak verdiği mücadele sonunda Anadolu ve Trakya’yı kurtarabildi. Şimdi Türkler Anadolu’dan da sürülmek isteniyor. Bu sürülme; azaltma, azınlığa düşürme şeklinde uygulanmaya başlandı. Amerika’nın Afgan göçünü organize ettiği biliniyor. Tıpkı Suriyeli Arapların Türkiye’ye kaçması sırasında oynadığı rol gibi.. Orda da amaç bir taşla iki kuş vurmaktı.
1: Araplardan boşalan topraklara Kürtleri yerleştirmek,
2: Türkiye’nin nüfus yapısını bozmak.
Bunu göremeyenlerde var ne yazık ki. Onların Suriyelilere karşı oluşan tutumları Afganlılara karşıda oluşuyor. Belki görüyorlardır da dillendirmek işlerine gelmiyordur. Liberalizm uğruna hümanist geçinenler bunlar. Asıl dertleri yerlerde sürünen işçilik ücretlerinin daha da aşağılara, karın tokluğunu karşılayacak düzeye düşmesidir. Bu yüzden sanayiye ucuz iş gücü geldiğini ve bizim bunları ucuza çalıştırdığımızı övünerek söylüyorlar. Sığınmacıları ekonominin taşıyıcısı görenlere Zülfü Livaneli haklı olarak soruyor:
“Ucuz işçilik konusunda Münihli, Manchester’li sanayici bizim sanayicimizden aptal mı, neden bunları memleketlerine getirmiyor? Bu göçlerle 100 yılda oluşturulan nüfus yapısı hızla bozuluyor. Kaygıda, tasada, sevinçte ve neşede birleşecek bir ulus, bir millet yok ediliyor.”
AKP eski milletvekili ve parti yöneticisi Şamil Tayyar 24 Temmuz 2021’de attığı bir twitle bakın ne diyor:
“Göçmen sorunu, Suriyeli boyutunu çoktan aştı, Asya ve Afrikalılara kadar uzandı.
Bu sorun, önümüzdeki dönem siyasetin en hararetli tartışma konusu olmaya namzet.
Ensar retoriği, sorunu tek başına tarife yetersiz.
Süreç iyi yönetilemezse sosyal ve siyasal sonuçları ağır olur.”
Şamil Tayyar bile kabul ettiğine göre ortada bir gerçek var. Bunun tersi en hafif deyimiyle uykuya yatmaktır. Senin işçin bulaşıcı hastalık döneminde işsiz kalırken yok pahasına çalışan işçi almak, çalıştırmak köle çalıştırmaktan başka bir şey değildir. Bunu savunanlarda köle tüccarları olsalar gerek!
Fatih Altaylı bir yazısında şunları demişti:
“Bu köle tacirliğini bize «İnsan hakları savunuculuğu» olarak yutturmaya kalkışıyorlar.
Çıkıp açık açık söylesenize «Kardeşim bize ucuz adam lazım. Bize ucuz işgücü lazım. Bize köle lazım» diye.”
Hiç kimse köleliği hak etmez. Her ülke varoluş gerekçeleriyle var olmak ister. Ne kimseyi köle edelim, ne de varoluşumuzdan vaz geçelim. Bu şekilde her durumu kabul etmek beka sorununu doğurur. Bugün doğurmazsa yarın mutlaka, nokta!