Bugün milli saraylar sınıfında yer alan saraylar ne zaman yapılmıştır bilir misiniz? 1856 yılında Dolmabahçe, 1863 yılında Çırağan, 1864 yılında Beylerbeyi, 1880 yılında Yıldız sarayları yapılmıştır. O yıllar aynı zamanda Sultan Abdülhamid’in 1,5 milyon kilometre kare, yani ülkemizin bu gün sahip olduğu sınırların iki katı vatan toprağını kaybettiği, Osmanlının çöküş yıllarıdır. Dünya, yaşanan sanayi devrimi sırasında eğitim ve bilime önem verirken biz saray yapmışız.

...

 

Ülkemiz insanı kadını erkeğiyle güçlü insandır. Yeter ki iyi yönlendirilip yönetilsinler.. Filenin sultanları buna çok güzel bir örnektir. Milli olan her şeye karşı durmayı ustalık sayan kesimin gözüne soka soka “erik dalı” türküsüyle şampiyonluklarını kutlayarak göstermiştir. Üstelik Türk Bayrağını dalgalandırarak yapmışlardır bunu.

...

1881 yılında iflasını açıklayan Osmanlının bütün varlıklarına el konulmuş, ülkemizde üretilen iğneden ipliğe her ürünün sahibi Yahudi, İtalyan, Ermeni ve Fransızlar olmuş ve İstanbul bu anılan milletlerin tüccarından geçilmez duruma düşmüştür artık. Osmanlı 15 kere girdiği büyük borcun sonunda ödeme yapamayınca bu durum kaçınılmazdı. Osmanlı hazinesine el kondu. Bugünkü “İstanbul Erkek Lisesi” binası “Duyun-u Umumiye” yapılıp borçlar tahsil edilmeye başlandı. Kısaca para politikalarını yabancılar belirler oldu. Para politikaları ülke politikalarını doğrudan etkiledi tabii. 

...

“Erik Dalı” türküsüyle oynarken Filenin Sultanlarının kimi oyuncularının kucaklarında bebekler, çocuklar vardı, çocuktan hoşlanmayan feministlere ve kadını eve kapatmayı isteyen bağnazlara inat.

Sadece onları mı? Çocukları adeta pamuklara sarıp, cam fanuslara koydurarak kendine yetmez, başa bela yetiştirmeyi öneren pedagoglar yok mu? Elbette çocuklarını el bebek gül bebek büyütüp ürkek tavşan yetiştiren anneler de girer bu sıraya. 

 

“Erik Dalı” türküsüyle oynarken sporun sadece futbol, sporu sadece erkek uğraşısı olmadığını gösterdiniz o pedagog ve o annelere..

...

Abdülhamid zamanında borçların tahsiliyle yetinilmedi. Başta “Tekel” olmak üzere sırasıyla Demir yolları, iplik, fındık, pamuk, kömür, tekstil, tuğla kireç bütün ulusal varlıklarımız ellerine geçti.

 

İstanbul Tarlabaşı Avrupalı tüccarın gösterişli evleriyle, Haliç ise yabancıların fabrikalarıyla doldu. Sıraselviler ve İstiklal Caddesi zengin semti oldu çıktı. Fatih’in, Süleymaniye’nin arka sokakları kırk yamalı bohça gibi sayısız kez tamir görmüş tahta ve/veya çamurdan evlerde oturan halka kalmıştı.

...

Yabancılarla tercümansız görüşemeyenlerin aksine siz filenin sultanları, dünya basınına bir diplomat rahatlığıyla İngilizce demeç verdiniz. Bu yüzdende çok kıskanıldınız emin olun. Kollarınızın gücünü, yüzünüzde hep taşıdığınız tebessümü, gözlerinizin parıltısını hiç unutmadık, unutmayacağız. Hep dövülen, hep öldürülen veya görmezden gelinen ülkemiz ve dünya kadınları için çok önemlisiniz.

...

Abdülhamid döneminde yabancılar eliyle bir saray daha yapılmıştı. Asılında oteldi bu ve zamanının en konforlu oteliydi; adında saray vardı sadece. “Pera Palace” idi adı. Rumca “Pera” yokuş demekti, “Palace” de saray! Yani yokuş sarayı demekti “Pera Palace.” Fransa’dan trene binip Sirkeci’de inen yüksek toplum üyeleri özel tahtlarla Türk hamalların sırtında taşınarak bu sarayda soluğu alırdı. 

...

Atatürk bu Osmanlıdan bir Cumhuriyet çıkarmıştır. Sanayi ve tarım hamlesi başlattı. Ulusuna Türk adını taşıyan yeni kurumlar kurdu. Çocuklar üretimin değerini anlasın diye yerli malı haftasını başlattı.

...

İşte siz o neslin torunları veya torunlarının çocukları; arkanızda nüfuzlu kimseler olmadan, ortalama ailelerde yetişmiş çocuklar olarak, beşikteki bebeğiniz, kendi bilek gücünüzle bu zafere koştunuz. “Bir elinde cımbız, bir elinde ayna/ umurunda mı dünya”(*1) mısralarının tersine siz “hem beşiği hem dünyayı salladınız(*2).”

 

 

Not:

1: Orhan Veli‘nin “Cımbızlı Şiir”inden.

2: Uygur atasözü.