İsim versem ayıp olur, üstü örtülü anlatsam kurgu sanılır. İyisi mi şu kadarını söyleyeyim, hani film başlamadan izleyiciyi bilgilendirmek için "İzleyeceğiniz filmde geçen olay ve kahramanların gerçek kişi ve kurumlarla hiçbir ilgisi bulunmamaktadır." Diye yazılır ya, işte ben de diyorum ki bilakis anlatacaklarımın hepsi yaşadığımız hayatın ta kendisidir. Muhataplarının başından geçenler de bizzat şahit olduğum olaylardır.

Yaşı yaşımdan küçük, dünya ahiret kardeşim olsun ev babası bir adamcağız, vursa yıksa, soysuzu doğduğuna pişman eder, tek bileğiyle ağacı söker, dünyayı yerinden oynatır ama babasıyla ilgili çarpışacağı bir mevzu olunca çelimsiz ürkek küçük bir çocuk...

Yine Allah başımızdan eksik etmesin dediğim saçları ağarmış bir büyüğüm, çevresinde çok saygınken her düğün, cenaze, doğum vs. türlü meclislerde bulunup vefasıyla meşhurken, canının son damlasına kadar çalışıp, didinip haksızlıklara aslan kesilirken babası karşısında dikilince başı hep öne eğik...

Bir diğeri de bilgisine irfanına hayran kaldığım bir eğitimci... Alanında parmakla gösteriliyorken sayısız dil biliyor, dünya önünde saygıyla eğiliyorken babasıyla aynı fikri savunmayınca hâlâ azarlanan dünkü çocuk...

Hiçbiri de bir günden bir güne "Baba, sen bu konuda yanlışsın, aldığın şu kararda adaleti gözetmiyorsun, üstelik beni adam yerine koyup da bir kez olsun anlattığımı dinlemedin, hep sen gözlerini belerttin ben sustum, parmak sallayınca ben korktum. Hep hayalî şeylerle korkutulup durdum." diyememiş, babadır atadır sonuçta, atsan atılmaz satsan satılmaz, diye içindeki zehir zemberek sözleri yutmuşlar. De mübarek, de işte! Di mi! Ama yok!

Fena mı canım? Saygıdan, diyecek oluyor insan önce ama öyle değil işte.

Çocuk otoriteyi sarsar, mevcut ciddiyeti altüst eder diye eskiler, çocuğun fikrine saygı duymayı geçtim büyüklerin yanında çocuklarını sevememişler. Bu da yetmemiş gibi bir de babalarımızla bu kadar çok korkutulmuş olmak üstüne tuz biber olmuş.

Keşke akşam eve gelince şikâyet edilen merci olarak tanımasaydık onları. Keşke kemerinden yukarı bakılmaz, onun karşısında her daim el pençe divan olmalı diye büyütülmeseydik. Çata çat konuşup gerektiğinde kendimizi savunabilseydik, belki şimdiki gibi büyük bir pısırıklar güruhu oluşmazdı, zihnimiz otoriteyi farklı tanırdı.

Ben bu filmi daha önce izlemiş gibiyim diyenler olacak hatta bu bahsi geçen "babalar" sanki bana bazı şeyleri çağrıştırıyor diyenler çıkacaktır. Hemen işinizi kolaylaştırayım.

Yıllar yıllar önce... Radyoda Cem Karaca çalıyor. Şarkının sözlerinin kime ne sebeple yazılıp bestelendiğini daha anlayamayacak yaşlardayız ama nedense ister istemez ezberlediğimiz hatta olur olmaz yerlerde duyduğunuz için dilimize pelesenk olduğu için söyleyip duruyoruz. "Ben sizin babanızım. Dımtıs, dımtıs, dımtıs, tıs. Ben ne dersem o olur..."

O zaman pek anlam veremediğim şarkının sözleri yıllar sonra yerini buldu. Devleti babası sanan ve bu yüzden asla ses çıkaramayan vatandaşın hâline tam uydu.

Baba yanılmaz, babanın hatası yüzüne söylenmez, buna teşebbüs etmek akıldan dahi geçirilemez. Sanırım birçok kişinin bilinçaltında kuvvetlice kök salmış bu düşünce, maalesef ki devletin eleştirilmesine, hataların düzeltilmesine engel oldu. Devleti yönetenlerin yanılmazlığı düşüncesi, kafalardaki baba profiline denk sayıldı. Bu, bir de mıh gibi akıllara çakılınca aleyhte bir şey söylemeyi de devletin aksayan mekanizmalarına dokunmaya kalkmayı da “Babasına el kaldıran bir evlat” konumuna düşmekle eş tutuldu.

Bu yüzden her şeyi babasıyla yapması istenen, her işin üstesinden babasıyla gelmek zorunda hisseden "dünkü çocuklar" olarak kaldı adımız.