Bizim apartmandan çıktıktan sonra, biraz ilerleyip sağa dönen herkesi renk renk yediverenler karşılar. Yaprakları parlak yeşil, goncaları orta irilikte. Sarısı ayrı güzel, kırmızısı ayrı... Hele bir de fuşya rengine çalanları var ki... O derece. Sadece üç harften ibaret "gül" deyip geçersek haksızlık olur; çiçeklerden bir çiçek saymak da olmaz, ayıp olur.

Sabah günaydınlarımın ilk muhatapları onlardır. Karşılarına bir sandalye çekip oturulacak, hepsi eni konu hâl hatır sorulmayı hak edecek kadar ihtişamlı görünür.

Bu sabah, bir baktım daha dalında goncayken kararmış, solmuş, kurumuş, bi tuhaf olmuş bir tanesi. İlk kez cansız gonca görmüş oldum. Diğerlerinin o heybetli renk cümbüşünün yanında bayram sabahı bayramlıklarını giyememiş bir kenarda melül mahzun bakan çocuk gibi geldi gözüme. Acaba neden olur diye ufak çaplı bir araştırma yaptım. Meğer sadece mayısın başından kasımın ilk haftasına kadar çiçek açarmış yediveren gülleri. Ne kadar da sulasan açmaz, açamazmış artık. Miadı dolmuş çünkü. Muhtemelen havaların bir sıcak bir soğuk oluşundan da nasibini aldı. Zaten kasımın ilk haftası da geride kaldı. Bir tek o "yetişememiş" belli ki. Bitki bitkiliğini yaptı. Bitki de olsa insanın içi bi buruk oluyor işte. Önce kök saldı, büyüyüp dal budak sardı, sonra tomurcuğa durdu, gonca gül oldu ama açamadı. Olgunlaşsaydı bu süreci tamamlamış olacaktı ancak olmadı, dalında gonca olarak kurudu kaldı.

Olur bazen böyle. Kimse buna şaşırmaz, karalar bağlamaz, dünyanın dengesi bozulmaz, rüzgâra, kışa fatura kesilmez asla! Ama eğer ki gonca misali küçücük bir çocuğun hayatı bir hainin eliyle yarıda kalırsa bu, her şeyi alt üst etmeye yeter. Kaşlar çatılır, tepeden tırnağa öfke kesilir bedenler.

Bizler ölümü tanır, yasla tokalaşır, mevtamızı omuzlarda taşırız. "Allah’tan geldi." der, acıdan bütün kemiklerimiz sızım sızım sızlasa da gözyaşımızı sessizce içimize akıtır, tevekküle sığınırız. Ama güpegündüz sokak ortasına bırakılan bir bombayla biten hayatları, kaderle açıklamaya müsamaha gösteremeyiz. “Olacağı varmış." sözü insanı sağaltmaz. Beylik laflarla kimseye ahkam kesecek hâlim yok, insanın tekâmül serüvenini vaaz verir gibi anlatacak da değilim. Ama şu kadarına hakkım olsun.

Bitkiden bitki olmasını bekler, hayvandan hayvan hareketleri umarız. Hâlbuki insan baktığını görür, gördüğüne hayret etmesiyle yaratılana hayran kalmasıyla meşhurdur. İncitmemeye, üzmemeye gayret eder, diğer canlılardan bu sebeple bir adım önde durur. Taştan topraktan farkı, aklıdır. Şükretmek, yanlışlıkla da olsa incittiği bir can için üzülmek hatta pişman olmak, vicdan azabı çekmek "kemâle erme" sürecinin bir aşamasıdır. İnsanın, şu dünyaya geleli beri hikâyesi de asıl gayesi de budur. 

Kadını, erkeği, genci, yaşlısı yok bu işin ama olayın faili kadın olunca gayriihtiyari çok uzun düşündüm. “Neden yapar, nasıl yapabilir, vicdanı nasıl el verir?” sorularından bir adım öteye geçmek için epey kafa yordum. Masum bir cana zarar vermeyi geçtim, küçücük bir çocuğun canına kastetmenin insanın olgunlaşma sürecindeki yerini aradım durdum.

Olmamış, olamamış bu insan belli ki. Ham bir meyvenin bile tadı ağzımızı buruşturmaya yeterken olgunluğunu tamamlayamamış bu insanların açtığı yaralar, kolay kolay kapanmaz. Bu vahim olayın içinde, önünde, ardında, yakınında, yamacında kimlerin parmağı varsa hepsiyle uzaktan yakından ayrı ayrı sınavımız var demektir. Bugün bombayla sokağımızın ortasına düşer, yüreğimiz cayır cayır yanar; yarın evimizin içine kadar girer, ocağımıza incir ağacı diker. Dersimizi alana kadar da hep aynı yerden sınanmalarımız devam eder.

Ne diyeyim, bir daha böyle canlı goncalar dalında kuruyup gitmesin diye Allah, insanı tez vakitte insan eyleye.