“Bugün, tarihimizin dönüm noktalarından birini teşkil eden Lozan Barış Antlaşmasının 100’üncü yıl dönümüdür. Aziz milletimizin tam bağımsızlık iradesi, Lozan Barış Antlaşmasının müzakere ve imza sürecinde de kendini çok güçlü bir şekilde göstermiştir.

Tüm yokluk ve imkânsızlıklara rağmen İstiklal Harbimizi zafere ulaştıran bu irade, bugün de bize rehberlik etmekte, yolumuzu aydınlatmakta, zorluklar karşısında mücadele azmi vermektedir.

Bölgemizde barışın, istikrarın, güvenliğin tesisi için sahada ve masada güçlü Türkiye hedefiyle çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Lozan Anlaşmasıyla elde ettiğimiz hakları kararlılıkla savunurken, yeni hamlelerle ülkemizin kazanımlarını tahkim edeceğiz.
(...)
Lozan Barış Antlaşmasının 100’üncü yıl dönümünde, Cumhuriyetimizin banisi Gazi Mustafa Kemali, silah arkadaşlarını, istiklal ve istikbalimiz uğrunda hayatlarını feda eden tüm şehitlerimizi rahmetle yâd ediyorum. Gazilikle müşerref olan kahramanları hürmetle anıyor, Rabbim Türkiyeyi ilelebet payidar eylesin diyorum.”

Okuduğunuz satırlar 24 Temmuz da yüzüncü yılını dolduran Lozan Barış Antlaşması nedeniyle ve Devlet Başkanı sıfatıyla Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğanın kutlama mesajından alıntılardır.

Barış antlaşmalarının öyle iddia edildiği gibi süre sınırı yoktur. Buna en güzel örnek 17 Mayıs 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin antlaşmasıdır. Bugün bile Türkiye-İran sınırını büyük ölçüde belirler. Tarihimizin halen (384. yılındayız) geçerli olan en eski barış antlaşmasıdır.

Buradan anlaşılacağı gibi barış antlaşmaları süreyle sınırlı değildir. Bu antlaşma 100. yılından sonra ne ortadan kalkacaktır, ne şartları değişecektir. Çünkü barış antlaşmaları kira sözleşmesi değil, ülke sınırlarının kabul edilen haline verilmiş tapu senedidir.

Konu sadece Lozan Barış Antlaşmasıyla sınırlı değil. Kurucu iradeye karşı çıkmak amaç olunca verilen savaş yedi düvele değil Yunan’a karşı verilmiş savaş olur kimilerine göre. O zaman Mudanya Ateşkesini İngiliz, Fransız ve İtalyanlarla neden yaptık? Bu ateşkesin ardından Lozan Barış görüşmeleri başladı. İzmir’i Yunandan aldıktan sonra önümüzde hedef olarak İngiliz işgalindeki İstanbul kalmıştı.

Bazı aklı evvellerde Cumhuriyetimizin 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yü kibir abidesi olarak görür. Onlara göre İsmet İnönü savaştığı yere soyadını vermiştir. Oysa Eskişehir’deki o yerin adı İnönü’ydü. Soyadı kanunun kabulünden sonra atamızın deyimiyle ülkenin “makus talihini” iki savaşı kazanarak yendiği yerin adı ona soyadı olarak verildi.

Bir deli saçması daha.

İsmet İnönü asker kaçağı imiş. Şaka yapmıyorum. Benim gençliğim bu zırvaları dinlemekle geçti. Asker kaçağı birinin İnönü savaşlarında işi ne? İsmet İnönü’nün şeceresine bir bakalım. Bakalım ne göreceğiz?

Vikipedi’den aktarıyorum.

“1884 yılında İzmir’de doğan Mustafa İsmet, 1903 yılında Mühendishane-i Berri-i Hümayun’dan birincilikle mezun olarak Osmanlı ordusuna katıldı. 1. Dünya Savaşı’nda Kafkasya ve Filistin cephelerinde savaştı. 1920 yılında Anadolu’ya geçti. Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Vekili olarak I ve II. İnönü muharebelerini kazandı. Büyük Taarruz’a Batı Cephesi Komutanı sıfatıyla katıldı.”

Önce şunu belirtmem gerekir. “Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Vekili” bugünün diliyle “Genelkurmay Başkanı”dır. Şimdi soralım; asker kaçağı biri nasıl Genelkurmay Başkanı olur?

Yalanlara demeyelim de, boş sözlere ne gerek var?