Geçtiğimiz günlerde maden işçileri, aylardır alamadıkları maaşları için mücadele verdi. Zam istemediler. Daha iyi çalışma koşulları talep etmediler. Hatta yaşanan maden kazalarına rağmen can güvenliği bile istemediler. Sadece çalıştıkları günlerin karşılığını istediler.
Ve kazandılar.
Ama bu bir zafer değildi. Bu, zaten çoktan verilmiş olması gereken bir hakkın gecikmiş ve utanç verici bir teslimiydi. Üstelik aç kalarak, yokluk içinde, polislerin biber gazına maruz bırakılarak teslim alınmış olan bir “hak”.
Maden sahası kazalarında kameralar eşliğinde olay yerine koşanları, iyi dilekte bulunanları, ailelere teselli verenleri bu kez grev alanlarında göremedik. Hakkını arayanların yanında durması gerekenleri, hakkını arayanların karşısında gördük. Destek değil, köstek oldular.
Ve yarın 1 Mayıs.
Meydanlara yine iyi giyinimli, elinde mikrofon olan insanlar çıkacak. Haktan, alın terinden, adaletten bahsedecekler. Ama o mikrofonlardan hiçbiri aylarca boş kalan bir buzdolabını anlatmayacak. Ödenemeyen kirayı, ertelenen faturaları dile getirmeyecek. Süslü cümlelerle, sözde mutlu olan işçilerin bayramı kutlanacak.
Gerçi timsah gözyaşları taşırmış olsa bile bu okyanusu ne diyebilirlerdi ki; yakarsa dünyayı, emeğinin karşılığını alamadığı için okula giden çocuğuna harçlık veremeyen maden işçisi bir baba yakar mı diyeceklerdi?
Ya da yakarsa bu dünyayı, cebinde aylarca pazardan alınacaklar listesiyle dolaşıp eve akşam eli boş dönen bir maden işçisi eş yakar mı diyeceklerdi?
Belki de yakarsa bu dünyayı, hakkını arayan işçinin karşısında tüm sert yüzüyle duran sözde yetkililere rağmen yılmadan, utanmadan hakkını arayan herhangi bir işçi yakar derlerdi.
Ancak kimse,
“Sustuğunda ‘makbul’, konuştuğunda ‘sorun’ ve hakkını aradığında ‘fazlalık’ olan tüm işçilerin, İşçiler Bayramı kutlu olsun.”
demeyecekti.
1 Mayıs; sustuğunda “makbul”, konuştuğunda “sorun” olan tüm işçilere.
Tuğba Eğlengül
Yorumlar