Bu hafta uzun zamandır aklımda olan bir yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Uzun zaman önce dergide okuduğum zaman 'Tekrar oku!' diye not almıştım. Rasim Soylu'nun kaleme aldığı bu yazıyı biraz kurcalayarak sizlerle paylaşıyorum. Bu hikaye bana hem varlık felsefesi (ontoloji) hem de bilgi felsefesi (epistemoloji) açısından çok şey düşündürüyor. Buyurun birlikte düşünelim.
DonaltKuspit'in 'Sanatın Sonundan Sonra' isimli kitabında anlattığı ve Kierkegaard'dan aktardığı öyküye göre bir ressam kıpkırmızı boyanmış bir tablo yapar.
Ona 'Bu nedir?' diye sorulduğunda, 'Musa'nın Kızıldeniz'den Geçişi Tablosu' der. 'Musa nerede?' diye sorduklarında 'Karşıya geçti.' der.
'Peki Firavun ve adamları nerede?' diye sorulduğunda, 'Boğuldular' der. Sadece kırmızıya boyanmış tabloya bakıp 'Peki bu ne?' dediklerinde 'Kızıldeniz' cevabını verir.
Bu size fıkra gibi gelebilir ya da yok artık diyebilirsiniz... Fakat gerçekten de üstteki anlatılan öyküden yıllar sonra yani 20. Yüzyılın sonlarında bu artık ciddi bir sanat diyaloğu olabilir. Mesela Marcia Hafif adındaki Amerikalı bir ressamın dümdüz boyadığı kıpkırmızı tabloları birçok sanat müzesinde görülebilir. Kierkegaar'ın bir nükte olarak anlattığı Kızıldeniz çoktan müzelerde yerini aldı bile.
Kalın sağlıcakla.