Önceki yazımıza da “Korkulan oldu!...” diyerek başlamıştık. Ne oldu da korkulan olmuştu? Konu geçici sığınmacılar ve onların sebep olduğu olaylardı. Bu olayların birinde Ankara Altındağ’daki geçici sığınmacı bir Suriyeli bir Türk’ü öldürmüş, bunun üzerine olaylar büyümüştü.

“Korkulan oldu” derken konuyu sadece geçici sığınmacılarla sınırlı tutamayız. Akdeniz ve Egede yaz mevsimiyle birlikte korkulan ve bu korkuyu haklı çıkartırcasına bu yıl büyük artış gösteren orman yangınlarını, Karadeniz’deki can kaybına yol açan sel felaketlerini, İç Anadolu’daki kuraklığı eklemek gerekli. Hangi birini ele alırsanız alın, her biri ayrı ayrı uzmanlık gerektiren konulardır.

Bir konuda uzmanlık sahibi olmamamıza karşın haddimiz olmasa da bazı konulardaki gidişat “görünen köy kılavuz istemez” dedirttiği için bir meraklı kimliğiyle söz söyleme hakkımız olsa gerek. Taşmalarıyla birlikte 400 metrelik geniş havzada kıvrıla kıvrıla akan bir nehri 15 metre genişlikte, üstelik dümdüz bir çizgide dekoratif görüntüde akıtır, etrafına kereste ve mahrukat atölyeleri açma ruhsatı verirseniz, bununla yetinmeyip üstüne HES’te eklerseniz başka ne beklersiniz? O zaman, resmi kayıtlara göre 82 kişi olan can kaybının olması doğal değil midir? Ateş düştüğü yeri yakar. Bir de o yakınını kaybedenlere sorun bakalım ne diyecekler? Oralarda oturmayı seçen halkın, hadi suçu değil de sorumluluğu yok mu diyerek soralım; evet var! Oturacakları binaların ve bulundukları zeminin güvenliğini sormak ve sorgulamak, çevrenin doğal yapısının nelere gebe olduğunu bilmek gibi bir sorumluluk herkesin boynunun borcudur. Yoksa o boyun o başı taşımaz. Nitekim can kayıpları o boyun borcuna sahip çıkılmadığını gösteriyor.

Gelelim orman yangınlarına.. Yangın sonrası ormanlara milyonlarca ağaç dikileceği açıklandı. Böcek, solucan, ot da dikecek misiniz? O ağaçlara kuşları nereden getireceksiniz? Yılanların, tilkilerin, kurtların, sincapların, yaban tavşanlarının hayatını kim tazmin edecek? Elinizden su içen kelebek gördünüz mü siz? Yanan ormandan tesadüfen kurtulmuş yusufçuk kuşunun gözyaşlarını bilir misiniz? Ayakları yanmış sincapla yüreğiniz kavruldu mu? Dünyası bitti onların, ne kadar ağaç dikerseniz dikin bundan sonra. Çünkü “orman sadece ağaç” değildir. Onun için ormanlar soğuk yiyecekle gelenler dışında mangal yapmaya gelenler sokulmamalı, ormanlar piknik alanı olarak işletecek kişilere kiralanmamalıdır. Onlar öyle yerlere bir çivi çakmadıkları gibi, oraları koruyamıyorlar da..

Yok küresel ısınma, yok çabuk yanan kızıl çamlarmış, geçin bunları. Kendi ormanlarınızdaki yangına yangın söndürme uçağı bulamazken, Yunanistan’daki orman yangınlarına bu uçaklardan göndermek nasıl bir aklın eseridir; aklımı kaçıracağım, sen koru ya rabbim.

Her konuda herkes bir şeyler söyleyip duruyor. Nagehan Alçı da bunlardan biri. Burada da korkulan oldu. Bu sefer Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Mehmet Ceyhan’ı Habertürk gazetesindeki köşe yazısında Profesörün katıldığı bir programda söyledikleri sebebiyle kendisini yerden yere vurmuştu. Prof. Dr. Mehmet Ceyhan okulların açılacağının konuşulduğu bu dönemde öğretmen ve 12 yaş ve üzeri öğrencilerin iki doz aşılanması, ilki ile ikincisi arasında gerekli süre olan bir ay ve ikinci aşının koruyuculuğunun başlaması için gerekli olan 14 günlük süre ile birlikte toplam bir buçuk ay süreye ihtiyaç olduğunu, bu süre tamamlanmadan okulların açılmaması gerektiğini belirtmişti. Nagehan Alçı buna karşılık köşe yazısında;

“Sanırım Mehmet Hoca, Bilim Kurulu’na kabul edilmemesinin yarattığı hayal kırıklığı nedeniyle hem unutmaya başladı hem de karamsar bir ruh haline büründü ve kendini dünyaya kapattı.

Hâlbuki bu ruh halinden çıksa Türkiye dışında hiçbir ülkede her yer açıkken okul kapamanın konuşulmadığını, okulların en son kapanıp, ilk açılan yerler olduğunu görecek. Zaten kapalı okul tercihinde dünya şampiyonluğunu kapmışken bir buçuk yıl sonra açılacak okulları ‘Bir ay daha erteleyelim’ demenin üzüntüsü ve mahcubiyetini duyacak. Bundan eminim...” demişti.

Yılların gazetecisi Uğur Dündar bir hikâye ile Prof. Dr. Mehmet Ceyhan’ın yerine bu hanıma cevap verdi. “(...) bir kalemin değerli Prof. Mehmet Ceyhan’a bunak demesi, aklıma ünlü ruh hekimi Mazhar Osman’ı getirdi. Biri Mazhar Osman’a «Hocam size deli diyorlar» deyince, Hoca; «Sizin bana deli demeniz bir anlam ifade etmez. Ama ben size deli dersem, akıl hastanesine yatarsınız!» demiş.”