KINA GECESİ YADA HENNA NİGHT
Cumhuriyet sonrası Atatürk’ün yaptığı devrimlere karşı çıkanların dilinde “halk mezar taşı okuyamaz hale düştü” sözü dillere dolanmış bir sözdür. Bu söz doğru mudur dersiniz? Doğru derseniz arkasından bir soru daha gelir. Osmanlının harfleri Arap harfleriydi ya (Araplar da Finikelilerden almıştı), Arap harfleriyle yazılı Kuran-ı Kerimi okuyan herkes okuma yazma biliyor muydu? Biliyor denemezdi, çünkü Kuran-ı Kerim üstün, esre, ötre denen sessiz harflere ses katan özel işaretlere sahipken gazete ve kitap gibi basılı yayınlar bu işaretleri kullanmazdı. Zaten yazı dilinde bu işaretlere yer verilmezdi.
Türkçede yer alan “p, ç, j” harfleri de Kuran-ı Kerimde, dolayısıyla Arapçada yoktu. Bunlar İran’ın kullandığı Arap harflerinden alınmıştı.
Sıbyan mektepleri ve bu mekteplerin yerine konan İptidailer hariç, eğitim bu matbu harflerle yapılırdı. Osman Ergin Türkiye Maarif Tarihi adlı kitabında “Sıbyan mektepleri çocuklara (anlamı açıklanmadan yalnızca okunuş biçimiyle) Kur’an okutmak, namaz kılınması usullerini ve namazda okunacak ayetleri ve duaları öğretmek ve biraz da yazı yazdırmak gibi üç gaye ile kurulmuştur. Buradaki yazı kaligrafi (güzel yazı yazma sanatı) karşılığıdır. Yoksa yazı yazmayı yani bir şeyi kaleme almayı öğretmek demek değildir” der.
Hem yöntem, hem eğitici yetersizliği nedeniyle okuma ve yazma konusu uzun yıllar gerektirirdi. Bu yüzden öyle iddia edildiği gibi “bir gecede cahilleştirilmedik.” Halk atadan dededen aktarılan bilgiyle yaşardı. 1920 de nüfusu 12 milyon civarında olan ülkemizin, 11 milyonu köylerde ikamet ediyordu. Toplam köy sayısı 40 bindi, 38 bin köyde ise okul yoktu. Ülkemize matbaayı getiren Macar kökenli İbrahim Müteferrika’dan itibaren 150 yılda basılan toplam kitap sayısı 417’ydi, evet yalnızca dört yüz on yedi... Matbaayı icat eden Gutenberg’den sonra 1850 ye kadar 8 milyon kitap 400 yılda basılmıştı Avrupa’da. Bunun için ünlü Fransız düşünürü Voltaire, “ İstanbul’da bir yılda yazılanlar, Paris’te bir günde yazılanlardan daha azdır!” diyecekti bir kitabında.
Ülkemizde o tarihte 4894 ilkokula karşılık, 72 ortaokul olduğunu belirtelim. Yalnızca 23 lise olduğunu da eklemeyi unutmayalım. Evet, yalnızca yirmi üç! Bu yirmi üç lisede 230 kız öğrenci öğrenim görüyordu. Okuma yazma bilen erkek nüfusu % 5, kadın nüfusu binde 5’ti. Erkeklerin genellikle gayrimüslim veya subay olanları okur-yazardı. Okul yaşına gelmiş çocukların dörtte biri okula giderken, dörtte üçü okula gitmiyordu. Üniversite sayısı içler acısıydı; yalnızca 1 üniversite vardı. Ülke bilim ve bilimsellikten çok, ama çok uzaktı.
Oğuzların Kayı boyundan olan Osmanlıların hüküm sürdüğü 600 yıl içinde iki Ana Britanika ansiklopedi boyutunda bir sözlük kadar Türkçe sözcük terk edilmiş, Türkçeyi önce Arapça ve Farsça sözcüklerle doldurmuş, bu dile Osmanlıca denmişti. Arapça Osmanlının bilim, Farsça ise sanat dili olmuştu. Daha sonra Yunanca ve Ermenice bir takım sözcüklerin yanında Fransızca, İtalyanca sözcükler de dilimize girmiştir. Fransızların aşağılamak amacıyla kullandıkları “doğulu” demek olan Levant sözcüğünden türemiş Levanten (bizim deyimimizle Tatlısu Frenki) sözcükler ve terimleri de dilimizi basmıştı. O yıllarda kullanılan sözcüklerin %5’i Türkçeydi. Bu dil üstelik Arap alfabesiyle yazılmaya çalışılıyordu.
Eğitimin amacı önce anlaşılır olmaktır. Dildeki sadeleştirme bu amacı taşır. Atatürk devrimlerinden harf devrimi bunun için yapılmıştır. 12 Eylül darbesinden sonra özellikle Özal döneminde başlayarak, özel radyo ve televizyonların pompalamasıyla dilimiz her tür sözcük, deyim ve deyişle doldurulmuş, adeta çorba bir dil yaratılmıştır. Son kırk yıldır dilimizde İngilizcenin büyük baskısını görüyoruz. Önce vitrinlerle başlayan İngilizce kullanım bolluğu daha sonra komedi filmleri ve bütün dizi filmlerinde kullanıldı. Artık halkın konuşma dilinde bile İngilizce sözcüklere rastlarsınız.
Geçen gün bir arkadaşım kızını evlendiriyordu. Davetiye getirmişler. Davetiyede düğün gecesi tarihinden ayrı bir tarihin başlığında “Henna Night” yazıyordu. Meğer şu bildiğimiz “Kına Gecesi” demekmiş. “Gelinlik Evleri” çoktan “Bridal Showroom” olmuş bile.
Cumhuriyet kurulurken Hititlerden kalma Kağnı ve Kara saban vardı. 5 bin köyde sığır vebasından hayvanlarla birlikte insanlar da kırılıyordu. Üç milyon insan trahomla, bir milyon insan frengiyle, iki milyona yakın insanda sıtmayla, savaşıyordu. Tifo, tifüs, verem Anadolu’nun yazgısı gibiydi. Doğan yüz bebekten yirmisi bir yaşına girmeden ölüyordu. Ortalama ömür kırk yıl kadardı. Ülkemizin 337 doktoru, 136 ebesi, 60 eczacısı bulunuyordu. Diş hekimliği olmadığından okullu Diş hekimimiz yoktu.
Tütün işleri, demiryolları, madenler, limanlar yabancılarındı. Toplam sermayenin içinde Türk sermayesinin payı yüzde on beşi ancak buluyordu. Osmanlıdan bize Feshane yün, Hereke ipek, Beykoz deri, Bakırköy bez fabrikasıyla birlikte toplam dört fabrika miras kaldı. Kapitülasyonlar da mirasımızdı tabii.
Bütün olumsuzluklara rağmen Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetle dilimize, dolayısıyla yarınlarımıza sahip çıkan birkaç nesil yaşadı. İstiklalinin ekonomik bağımsızlığa ve endüstriye sahip olmaktan geçtiğini belirten Atatürk’ten sonra bu güne kadar sata sata elimizde çok az şey kaldı. Gene çok şeyimiz yabancıların elinde. Dilimiz çorbalıktan da çıktı artık. Kına Kecesi “Henna Night” olduktan sonra soruyorum, mezar taşlarımızı rahat okusanız anlar mısınız acaba?