Köyümün kokusu burnumdan gitmiyor. Tam sekiz gün oldu geleli ama ne gözümün önünden gidiyor dağlarında ki kar ne de sapsarı ağaçları ne de sert sert esen rüzgarları…

Kaldığım evin önünde güller vardı. Tam on altı gün, her gün kokladım. O kokuyu unutamam. Ayrıca ne hikmettir o gülün kokusu hiç eksilmiyor, hiç bitmiyor, hiç rahatsız etmiyor. Allah’ım ne büyüksün!

Komşularımızın daveti hiç bitmedi. Her gün hem öğlen hem akşam yemeklere davet edildik ve biz de davete icabet ettik. Hele ki akşam yemeğinden sonraki sohbetler, geçmişe ait hatıralar, büyük ata ve dedelerin şakaları, muziplikleri, yardımlaşmaları... İnanın burnumun direği sızladı.

Galiba gerçek insanlıkta bu olsa gerek. O yokluk içinde o dayanışmalar, birinin derdi ile herkesin dertlenmesi pek hoşuma gitti.

Sohbet döndü dolaştı genç yaşta rahmetli olan insanlara geldi. Meğer onların ölümünden itibaren bir yıl, bir buçuk yıl ne düğün olurmuş ne de davul zurna çalınır ne de türküler söylenirmiş. Çok hoşlandım tabi. Ben bunları kısmen biliyorum ama gurbet çok şeyi unutturdu.

O günlere özendim, imrendim, keşke fakir olsak, yoksul olsak ama o insanlığı yaşasak.

Derken İsmet Kaya'nın kavalından dökülen nağmeler... Bana soğuk terler döktürdü.

Kalın sağlıcakla.