HAYATIN TATLARI VE HAYATIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 

 Ülkemizin gelişimi hakkında çıkan haberleri izlemişsinizdir, ben de uzun süredir izliyorum. Ulusal varlıklarımız kadar insan kaynaklarımız da giderek değersizleşiyor. Üniversiteye giriş sınav sonuçlarından tutunda, trafiğe kadar uzanan her konuda ki keyfi tutum ve davranışlar bunu bize gösteriyor. Ben bunları görünce sormadan edemiyorum. İnsan kaynaklarımız bu mudur, bu kadar sığ mıdır? Biz nereden nereye savrulduk böyle?

 

Daha öteye gitmeye gerek yok! Bizi yönetenlere bakın ne demek istediğimi anlarsınız. Görevden alınırken gitmemek için günlerce direnen bir Büyükşehir Belediye Başkanımız vardı hatırlar mısınız? Sayın Cumhurbaşkanımız görevden aldı da sustu, başka türlü susacağı yoktu. Kimliğini vermeyeceğim, nerenin Başkanı olduğunu siz bilirsiniz.

 

AKP’nin kurucularından olan ve aynı partinin genel başkan yardımcılığının yanı sıra beş dönem millet vekilliğini yapan, ardından HDP’den iki dönem millet vekili seçilen Dengir Mir Mehmet Fırat bu BBB için “şıllık bir kadından daha şıllık” demişti.

 

İşte bu beyefendi Türkçe, Arapça, Farsça, Rusça, İngilizce, Almanca, Latince, eski Yunanca bilen, edebiyat ve müzik konularında yetkin ve ülkemizin gururu ünlü tarihçimiz İlber Ortaylı için “cahil” demiş. Kendisinin kültürü bulutları aşıyor, dağları dolaşıyor çünkü.

 

Engin kültürlü bu BBB, Beşiktaş’ın oyuncusu Abubakar’ı “şehit general” diye sosyal medyada paylaşmış, yüklü bir rezerve sahip maden olarak gördüğü jelibon yataklarının bulunduğunu gerçek zannetmekle kalmamış, ‘Call of Duty: Modern Warfare’ isimli video oyununa ait görüntüleri TSK’nın düzenlediği bir operasyon diyerek bir video görüntü paylaşmıştı. Koca bir kenti yöneten kişinin kültürüne bakar mısınız?

 

Cahilde deli cesareti olur. Onun içindir ki cehalet bilgiyi, cahil bilgeyi yendiğini zanneder ama kendileri rezil olur o kadar. Bir de farkına varsalar...

 

*

 

Kahramanlar hep uzun boylu ve yakışıklı sert bakışlı kişiler olarak gösterilir. Bizim kahramanımız tombul, hatta düpedüz obez, kel ve hiç de yakışıklı olmayan biriydi. Öyle sert bakışlı değildi. Daha çok kikir kikir gülerdi. Oysa hayatının her anı tam bir serüven filmiydi. Ateşten gömleği gözünü kırpmadan giymiş, dünyanın en tehlikeli olaylarına girmiş çıkmış, kelle koltukta savaşmış biriydi o ve kod adı Toros’tu. Hiçbir savaş film kahramanlarıyla kazanılmamıştır. Destanları atlayıp zıplayanlar, uçan ve kaçanlar yazmıyor. Toros yürekliler kazanır savaşları. Beşparmak dağlarında kan gövdeyi götürdüğü sırada paraşütle atlarken çekilmiş siyah beyaz bir fotoğrafta kalmış rahat gülümsemesi. Belinde kemer mermi şeritleri, elinde hafif makineli, ölüm kalım arasında ince çizgide.

 

Sıradan görünürdü ama o sıra dışı bir kahramandı rahmetli.

 

Kim diye bu kahramanı sorduğunuzu duyar gibiyim. Birçok kişinin Kıbrıs davamızın yılmaz savaşçısı Rauf Denktaş olduğunu tahmin ettiklerini biliyorum. Bu sıra dışı kahramanın karısı elbette cefakâr ve vefakâr olmalıydı. Öylede oldu. Kelle koltukta gezen birini beklemek ömür törpüsüdür. Seven kişiden başka kim katlanır buna?

 

Rauf Denktaş Aydın Hanım tarafından sevdiğinden daha çok sevilmiştir herhalde. 

Bir ara esir düşer ve Aydın Hanımı gözyaşlarına boğan şu satırları yazar: “Seni Allah’a, evlatları sana emanet ediyorum, hayat işte, iyi kötü tesadüflerle dolu, bizimki böyle oldu.”

Gerçekten hayat iyi ve kötü tesadüflerle doludur. Rauf Denktaş’ın  da hayatı suikastlerle, ölüm tehlikeleriyle doluydu. Çok arkadaşını cephede kaybetti.

Annesini bir buçuk yaşındayken kaybetmişti. Bu yüzden Aydın Hanım onun hem annesi, hem sevgilisi, hem eşiydi. 

Eşiyle birlikte sadece Kıbrıs değil hayat mücadelesi de vermişti. Kızları Dilek’i üç yaşındayken kaybettiler. Küçük oğulları Münir’i altı yaşında toprağa koydular. Büyük oğulları Raif trafik kazasında can verdi. Kaza mıydı suikast mi, belli değil. Bütün bunlara yaşadıkları büyük sevgiyle göğüs gerebildiler. 

Bir keresinde bütün bunlara şöyle demişti: “Çocuklarım bensiz büyüdü, bensiz büyüyen çocuklarımın çocukluk hatıralarını anımsayamadığım için garip bir özlem içindeyim, ölen çocuklarımızın matemini bile yeterince tutamadım, küçük oğlumun cenaze törenine bile katılamadım, ağlamak istedim ağlayamadım, sarılıp öpmek istedim, bunu da yapamadım, içinde bulunduğumuz durum nedeniyle duygularımı dışa vuramadım, Kıbrıs meselesi yüzünden omuzlamak zorunda kaldığım sorumluluklar mı bana mani oldu, yoksa doğuştan mı böyleydim, bilemiyorum.”

Şu sözlerine halâ tüylerim diken diken olur: “ Türkiye olmadan cennete bile girmem!” Bu sözler yurtseverliğin  anıt sözleridir bence. Bir çılgın Türk’ün sözleridir. İşte bu çılgın Türk ölürken sevdiğine “Sevemez kimse seni, benim sevdiğim kadar, sevgilim sen olmasan, bu dünya neye yarar” şarkısını mırıldanıyordu.