12 Mart muhtırası sonrası terör yeniden hortlamış, darbeye adım adım gelinmişti. Günler, onlarca kişi katledilerek geçiyordu. Hayat durmuyordu yani. Mevsimler alışıldık biçimde geçiyor, kimi zaman daha ılık bir kış geçirilirken, kimi zaman kar ve buzdan yollar kapanıyor, don olayından su boruları patlıyor, şehirler susuz kalıyorlardı. Su tesisatçılarına gün doğuyordu tabi. Katledilenlerin içinde; Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz, Tarsus Cumhuriyet Savcısı Süreyya Eminsoy, Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul, Akademisyenler Bedrettin Cömert, Bedri Karafakioğlu, Çukurova Üniversitesi Rektör Vekili Fikret Ünsal, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekan Yardımcısı Ümit Doğançay, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesi Cavit Orhan Tütengil vardı. İnsanoğlunun içine düştüğü kavga doğayı ilgilendirmiyordu hiç. Bahar gelince gene leylekler geliyordu uzak diyarlardan. Geçen yıl kondukları ağaçlara, dallara; bacalara damlara konuyor, biz insanların tersine kavgasız, gürültüsüz bu bereketli topraklarda besleniyor ve doyuyor, güz gelince de toplayıp bavullarını çekip gidiyorlardı.
Bahar ve yaz aylarında coşan doğanın içinde şarkılar, türküler söyleyen bülbüllerin insanın yaşadığı acılardan haberi bile yoktu. Gazeteci, yazar Abdi İpekçi, Fedai dergisi sahibi ve yazarı Kemal Fedai Coşkuner, TRT İstanbul Radyosu yapımcısı Ümit Kaftancıoğlu, Türkiye İşçi Partisi eski Adana il başkanı Ceyhun Can öldürülürken karıncalar gelecek kışın hazırlığı içindeydiler.
Adalet Partisi İstanbul milletvekili İlhan Egemen Darendelioğlu, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak, CHP Nevşehir İl Başkanı Mehmet Zeki Tekiner, Milliyetçi Hareket Partisi Gaziosmanpaşa İlçe Başkanı Ali Rıza Altınok, Malatya eski Ülkü Ocakları başkanı Mürsel Karataş, Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul milletvekili Abdurrahman Köksaloğlu, Eski Türkiye başbakanlarından Nihat Erim, Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler gibi hem sağdan hem soldan ülkemizin adı önde gelen kişileri öldürülürken bal arıları tüm çalışkanlıklarıyla bal yapmaya devam ediyorlardı.
Bahri Ayhan’ı evine bıraktı. Neredeyse akşam olacaktı. Ama ikisi de Salihlerde neler olduğunu ve neler olabileceğini düşünüyorlardı. Neler olduğunu Salihlere gitmeden öğrenmek imkânsızdı. Gecenin bir vaktinde sokağa çıkılamazdı ki. Artık yarını beklemekten başka çare yoktu. Her öğlene doğru birlikte oldukları bir yer vardı; Şefik abinin yeri! Gene orada buluşurlar, olan biteni o zaman öğrenirlerdi.
Önceleri gazetelerde kalem kavgası ilgi görürdü. Bu bir süre sonra değişti. Daha derin bir kavga başlamıştı. Bütün kavgalar ideolojikti bundan sonra. 68 kuşağının dünyada da ülkemizde de sesi gür çıkıyordu. Sol düşünce kendini iyice kabul ettirmişti. Gazeteler dergiler bu görüşü savunur olmuştu. Sağ düşünce adamları da kendilerine yer bulmuş, hatta kişi ve gazete sayıları artmış, sağcı ve solcu, nur topu gibi iki grubumuz doğmuştu. Türkiye Sağı İslamcı ve Türkçülüğe de bölünmüşlerdi. Sol düşünce kendi kendilerini öyle çok bölmüştü ki, deniz kıyısındaki kum sayısına erişmek üzereydiler.
Ahbap çavuşlar bunun dışında kalmak için çok kitap okumayı ne kadar başardıysalar o kadar başarılı oldular. Her görüşün kitaplarını ellerinde görmek mümkündü. Aşk romanları okumayı çoktan bırakmışlardı. Ama aşk laftan anlamıyordu ki.. bir yerde sizi yakalamaya görsün. Tıpkı Ferit’in düştüğü duruma düşmek her kes için mümkündü. Önce deli gibi sever, sonra ayrılabilirdiniz. Ferit şimdi bu durumdaydı ve ayrılmak zor geliyordu. Ama ilerde ayrıldığı için mutlu olacaktı.
Ferit ayılmaya başladığında ilk olarak cayır cayır yandığını hissetti. Her kendine gelişinde içe içe bir bidon su içmiş, evde su bırakmamıştı. Dışarı çıkmış su içmeye Salko Camiine gitmişti. Yüzünü soğuk suya çarpmış, kana kana su içmiş, yeni camiye doğru yola koyulmuştu. Yollar bomboştu. Tek araç yoktu. Fitaş sineması önüne geldiğinde şaşırdı, film gösterim saati başlamamıştır diye düşündü. Bahrilerin evine gitti. Niyeti Bahriyi alıp sinemaya gitmekti. Güzel bir film oynuyordu bu hafta. Bahrilerin sokağına girdiğinde evlerin ışıklarına dikkat etmemişti. Kapıyı çaldı. Kimse çıkmadı. Tekrar çaldı, bir süre bekledi, kapıya çıkan olmadı. Son kez çalayım dedi, kapıyı bir kez daha, “bu kez son” düşüncesiyle çaldı. Kapı açıldı, Bahri kapıda şaşkınlık ve ürkeklikle belirdi.
Karşısında Ferit’i görünce çok şaşırdı.
- Ne oldu oğlum, neden geldin.
- Sinemaya gitmek için seni almaya geldim. Sende tavuklarla yatmışsın be oğlum, hadi hazırlan gidelim. Seni burada beklerim, çabuk giyin.
- Sen bu saatte, buraya kadar nasıl geldin oğlum. Hiç kimseye rastlamadın mı?
- Ne saati ya, saat kaç ki?..
- Tabi sen saat taşımadığın için sana vakit erken. Akşamüstü rakıyı da susuz devirdin. Sende saat fikri kalır mı o zaman? Oğlum saat 01.30, çabuk gir içeri, sokakta seni görseler tutuklanırsın. Sokağa çıkma yasağı var unuttun mu?
- Tüüh!!..Nasılda unutmuşum. Yok, yok!.. Ben gelmeyeyim, ara sokaklardan eve kaçayım. Annemler de meraktadırlar şimdi. Hadi eyvallah!
Der demez yola koyuldu ve hızla gözden uzaklaştı.
BİTTİ