Yaşayan ünlü tarihçimiz İlber Ortaylı “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” adlı kitabında dilimizle ilgili açıklamasında; «İmparatorluklardan geriye bir miras kalır. Miras, günlük dilimizde de vardır. Mesela Türkiye Türkçesindeki pek çok kelime... Bir binaya baktığımda ilk anda aklıma gelen kelimelerden bazılarını söyleyeyim: Anahtar, kilit, temel... Bunlar Rumcadır. Azerbaycan’da “anahtar” diye bir kelime yoktur; “açkı” derler, “bağlamak” derler. Yine mesela “çatı” ise Farsçadır. Mesela, “Yalının fenerini poyrazda yaktım” diye bir cümle kurduğumuzda orada sadece yakmak Türkçedir. Yalı, fener ve poyraz, üçü de Rumcadır. Farsça ve Arapça kelimeler bizim edebiyatımızda çokça yer alırlar, lisanımızda yer alırlar, ama lisanımız Türkçedir. Çünkü imparatorluğun kadim bazı müesseseleri var ve bunları biz de aynıyla tevarüs etmişiz; bunları reddetmek toplumu kültürel izmihlale (khaos) ve çürümeye götürür.» der. Dilde yabancı sözcüklerin bulunması bu duruma göre dilin zenginleşmesi demek oluyor. Dilin zenginleşmesi dilin kullanım imkânlarını arttırır, daha çok kelimeyle daha çok durum anlatılabilir deniliyor. Anlatım gücü yüksek bir dil, sanat ve düşünce dünyasının gelişmesine, bireyin daha rafine bir yaşamı isteme ve bunu kurmasına imkân sunacağı belirtiliyor. Dilin imkânları düşüncesi yeni değildir ve gene Osmanlıya dayanmaktadır.

«Bu konuda bir deneme yapılmış, bir moda yaratılmıştır, ama amir hükümler içeren kanunlarla ve kanunun öngördüğü sözlüklerle yeni bir kelime hâzinesinin kullanımı emredilmiş değildir. Dilde evrimleşme 1930’larda Türkiye’de kabul edilen bir gerçek olarak görünüyor. Diğer yandan unutmayalım; Osmanlı Türkçesi dediğimiz dil 15.-18. yüzyılda lügat ve deyime sahipti. 18.-19. yüzyıl dünyasında, felsefe, edebiyat, bilim, ulaşım teknolojisinin geliştiği dünyada bu dil yetersiz kalmaya başladı. Türkçeye herhalde yeni deyimler eklenecek, bunlar ise öz Türkçe olacaktı. Diller gelişir ve genişleme ihtiyacındadır ve bunun istisnası da yoktur.»

Dilimiz Türkçenin arı dille, diğer deyişle öz Türkçeyle felsefe yapılamayacağını düşünenler var, İlber Ortaylı hoca böyle düşünenlere yukarıdaki sözleriyle cevabı vermiş olmuyor mu sizce? Hatta bunun yeni harflere geçişe de bağlıyor.

«Sekiz tane sesli harf telaffuz eden bir dil sahibinin elinde sadece üç tane sesli harfi olan bir alfabeyle bilinmeyen köylerin adını yanlış yazması, bilinmeyen isimleri yanlış yazması kaçınılmaz. Goethe’yi Kute diye yazmaları gibi yer ve şahıs isimlerinde sorun yaratır.»

Tabi ki sadece şahıs ve yer isimlerini değil sözcükleri bile doğru yazamaz. Üstelik yazıyı ve sözcükleri değiştirmek için başka nedenlerde vardır. Gene hocaya kulak verelim.

«Bizde de bürokrasinin dilini sadeleştirmek ve halka indirmek, kısmen de şive farklılıklarını kaldırarak millî standart bir aydın Türkçe (eğitim Türkçesi) yaratmak isteyen dilcilik hareketi, maalesef aşırılığa ve yeni bir Osmanlıca yaratmaya kadar varmıştır. Bu akımın karşısındakiler de eski Osmanlıcayı savunanlardır. Gramer, tarihi filoloji ve fonetik tetkikleri yapılmayan ülkemizde bu alanda bir kör döğüşü yapılmaktadır. Gramer ile dil eğitimi ve bilgisinin gelişmediği bir ortamda bu elbette bir olumsuz sonuçtur. Bununla birlikte dil tetkiklerinin bağımsız ve uzman bir grup tarafından yapılabilmesi için siyasi iktidarın kontrolünden uzak bir bilimsel kurumun muhafazası, bu sorunun çözümü için ilk şartlardan biri olmalıdır.»

Bu işin üniversal yanını bilim insanlarına bırakalım. Onlar yapılması gerekenleri kimsenin etkisinde kalmadan, tarafsız ve bilimin gerektirdiği biçimde yapacaklardır. Biz bu yazıya başlarken amaçladığımız konuya dönelim. Dilin imkânları düşünüldüğü gibi değildir. “Alenî”, “Âşikâr”, “Âyân”, “Bâriz”, “Bedîhî”, “Defisiter”,“Mubîn”,“Müstehcen”, “Münhal”, “Sarîh”,“Üryân”,“Vâzıh.”sözcüklerinin karşılığının “açık” olduğu belirtilmişti. Arapça farsça sözcüklerin birebir Türkçelerini vermiştik. Bu sözcüklerin Türkçe karşılığı sadece “açık” sözcüğü olsa dilimiz fakir mi olacaktı? Kimilerine göre bu dilin zenginliğidir. Bunu böyle düşünmek yanlış mıdır? Bana sorarsanız yanlış değildir. Neden değildir bir örnekle göstereyim; “1: Yargıç”, “2: Egemen”, “3: Üstün”, “4: Doruk”, “5: Başat”, “6: Bilge” Türkçe sözcüklerinin Arapça karşılığı da “Hâkim”dir, o da görüldüğü gibi tek sözcüktür. Bu durum Arapçanın kısırlığını mı gösterir, Türkçenin zenginliğini mi? Sözün kısası yeri gelir tek sözcük bütün kilitleri açar, yeri gelir her sözcük başka evrenleri kucaklar. Dilimize kıskançlıkla sahip çıkmazsak ne kilit açacak bir sözcüğümüz, ne evreni kucaklayacak bir zenginliğimiz kalmaz. Bunun için ne batı, ne de doğu sözcüklerini kullanma özentisi içinde olmamamız şart! Gelin görün ki, bugün tabelalarda, afişlerde, günlük konuşma dilinde yabancı sözcükleri görüyoruz. Ne kadar hevesliyiz şu yabancı sözcüklere yahu.. gel gelelim yabancı bir dil öğrenmeye o kadar hevesli değiliz. Her işimiz olduğu gibi konuşma işimizde göstermelik.