Ali Kuşçu’yu kendisini aydın olarak niteleyen çok kişi bilmez. Bilenler de onu bir matematikçi olarak tanır. Oysa Ali Kuşçu Türkistan uyanışının en önemli alimlerinden biri olarak Türk dünyasına hizmet etmiş bir bilim insanıdır.
Ali Kuşçu; matematikçi, kelamcı, astronom, dilci, müderris olmanın ötesinde Türk dünyasında barışı sağlamak için çabalayan bir elçidir. Onun için “Semerkant’tan İstanbul’a doğan güneş” tanımlaması yanlış olmaz.
Türk dünyası tarih boyunca, doğuda Semerkant, batıda ise İstanbul’u merkez alarak varlığını ve kültürel gelişimini sürdürmüştür. Doğunun yetiştirdiği sanatçı ve alimler batıyı desteklemişler; kültürel ve ruh birliğinin her iki merkezde paralellik göstermesini sağlamışlardır. Ali Şir Nevayi’nin eserleri Osmanlı İmparatorluğu’nda takdirle karşılanıp, Türk divan edebiyatının gelişimine katkıda bulunurken, Ali Kuşçu gibi bilim inanları Semerkant’ta aldıkları eğitim ile İstanbul medreselerinde alimler yetiştirmişlerdir.
Bugün kültürel anlamda varlığını koruyan çoğu değerlerin köklerinin batı devletlerini “Orta Asya” diye tanımladıkları Türkistan’a ait olduğu bir gerçektir. Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Nasrettin Hoca gibi değerler Türkistan coğrafyasının var ettiği ve de koruyarak günümüze taşıdığı ortak kültürümüzdür. İbni Sina, Farabi, Buruni, Buhari ve Emir Sultan gibi alimler Türkistan coğrafyasının insanlığa armağanlarıdır.
Avrupa’da cadı kazanlarının sönmediği, orta çağ dogmalarının yaşatıldığı bir dönemde Semerkant’ta bir rasathane kurarak yıldızları inceleyen Uluğ Bey ve çevresindeki alimlerin çalışmalarını incelediğimizde gerçek aydınlanmanın (renesansın) buralarda başladığını söyleyebiliriz. Uluğ Bey’in öğrencilerinden olan Ali Kuşçu bu coğrafyada aldığı eğitim ve edindiği tecrübe ile Osmanlı İmparatorluğu’nda matematiksel ilimlerin kurucusu olarak hizmet etmiştir.
Asıl adı; Kuşçu-zâde Ebû'l-Kâsım Alâüddîn Ali ibn Muhammed olan Ali Kuşçu XV. asrın başlarında Horasan’ın bilim merkezi olma yönünde önemli aşamalar kaydeden Semerkant'ta dünyaya geldi.
Ali Kuşçu’ya “Kuşçu” lakabının nasıl verildiğine yönelik farklı görüşler var. Şekâik'a göre; babası, Uluğ Bey'in doğancısı olduğu için Kuşçu-zâde daha sonra da Kuşçu lakabıyla anılır olmuş. Handemîr ise Ali Kuşçu’nun “Kuşçu” olarak tanınmasını; Uluğ Bey'in çok sevdiği kuşunu oğlu gibi değer verdiği Ali Kuşçu’nun kolları üzerinde tutmasından kaynaklandığını belirtmekte.
Ali Kuşçu; Horasan’da Türk aydınlanmasının zirve yaptığı; Avrupa’da ise “Ortaçağ” dogmalarının hüküm sürdüğü bir dönemde yaşamış, 15. Yüzyılda dönemin önemli alimleri ile birlikte Horasan’da Türk aydınlanmasının gerçekleşmesine katkıda bulunmuştur.
Çocukluk döneminde ders aldığı Seyyid Şerif Cürcânî; Ali Kuşçu’nun kişiliğinin ve düşünce dünyasının gelişiminde etkili olmuştur.
15. asır Türkistan’ın bilim ve sanatta önemli aşamalar kaydetmiş olmasına rağmen taht kavgalarının eksik olmadığı bir dönemdir. İstanbul’un fethinden sonra Vatikan’ın girişimleri ile 100 yıl savaşlarına son verip yeni bir çağ başlatan Avrupa bilim ve sanatta ilerlemeye başlarken Horasanda tam tersi gelişmeler olmaya başlar. Taht kavgaları bilim ve sanatın önüne geçer.
Ali Kuşçu’nun en büyük destekçisi olan ve döneminde İpek yolunun en önemli duraklarından biri olan Semerkant’ı bir ilim merkezine dönüştüren Uluğ Bey bir taraftan matematik ve astronomi ile ilgilenirken diğer taraftan babası Şahruh’un kendisine emanet ettiği topraklarda hüküm sürmeye çalışıyordu.
Uluğ Bey'in 1449 yılında oğlu Abdüllatif'in entrikasıyla öldürülmesinden sonra oğulları arasında taht kavgaları başlar. Bu durumdan memnun olmayan Ali Kuşçu hacca gitmek maksadıyla izin alıp ailesiyle Batı'ya doğru hareket eder. Kısa bir süre Taşkent'de bulunduktan sonra Herat’a geçer. Herat’ta bulunduğu sürede “Şerhu’t-Tecrîd” adlı eserini yazıp, burada kendisine destek olan Sultan Ebû Saîd'e takdim eder.
Savaşlar ve Ali Kuşçu’yu takip eder gibidir. Sultan Ebû Saîd, Uzun Hasan'a ile girdiği savaşta yenilir… Herat’ta da huzur kalmamıştır.
İstikrarsızlık had safhaya çıkınca Ali Kuşçu Herat’tan ayrılarak Tebriz'e geçer ve burada Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan ile görüşür. Uzun Hasan ilminden haberdar olduğu Ali Kuşçu’ya hürmet gösterir ve Fatih Sultan Mehmet ile arasındaki anlaşmazlığı çözmesi için onu İstanbul'a elçi olarak gönderir.
Bu elçilik görevi Ali Kuşçu’nun hayatında yeni başlangıç olacak, ilmi çalışmalarını İstanbul’da yürütme dönemi başlayacaktır.
İlme ve sanata değer veren Fatih Sultan Mehmet Han Türkistan’dan gelen alimlere özel bir değer veriyordu.
Ali Kuşçu'nun Fatih Sultan Mehmet’in himayesi ile ilmi çalışmalarını İstanbul’da yürütmeye başladığı dönem ile alimleri kollayıp gözeten Sultan Baykara ve veziri Ali Şir Nevayî'nin Herat'ta ikitidara gelmesi aynı tarihlere denk gelmektedir. Öyle ki, Uluğbey’in Semerkant’ta yaktığı meşale; Ali Şir Nevayi ile Herat’ı, Ali Kuşçu ile İstanbul’u aydınlatmaya başlamıştır.
Avrupa’dan 200 yıl önce bilim ve sanatta ileri düzeyi yakalayan Türkistan taht kavgalarına sahne olmasa idi günümüzün süper güçlerinin adından söz edilebilir miydi. Dünya haritası nasıl şekillenirdi? Bağımsız bir devlet olan Kırkızistan’ın ana dilini resmi dil olarak kabul etmesine Rusya tepki gösterebilir miydi?
Bir toplumu güruh olmaktan çıkaran dili, sanatı ve bilim insanlarıdır. Değerlerimizin kıymetini bilmeli, geleceğe taşımalıyız.