Tarihin savaşlarla anlatılmasına anlam veremem. Bana göre savaşlar insanlık tarihini gölgeleyen karanlık bulutlardır. Kara lekeler demek daha doğru aslında.
Bilim, sanat ve vicdan insanlığı ileri taşıyan üç temel ögedir. Bu üç temel öge bir arada olmadığı zaman faydası olmaz hatta zararlı olur.
Mesela bilim. Vicdan olmayınca bilim korkunç bir silaha dönüşmüyor mu? Silahlar bilimin icadı değil mi?
Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları uzay boşluğunda kendi kendilerine oluşup kentlere düşmediler. Bilim adamları tarafından atomum parçalanmasının keşfedilmesiyle korkunç bir silaha dönüşmediler mi?
Şimdi bu silahı elinde bulunduran egemen güçler kirli vicdanları ile insanlığı yok etmek için yarışıp duruyorlar. Dünyanın her tarafında organize ettikleri karışıklığı çıkara dönüştürmektir amaçları. Gerek insanlığın ortak değeri olan hammaddeleri gerekse verimli toprakları ele geçirmektir hedefleri. İnsanlık umurlarında değildir. Onların gözünde tüfeğin namlusundaki mermi kadar değeri yoktur savaşan askerlerin. En büyük gücün yanında yer alarak körelmiş vicdanlarıyla insanlığı yok etmek için saldırırlar.
Bazen de kendi kurguladıkları çirkin senaryoları devreye sokarak; hiç ilgileri yokmuş gibi görünerek farklı coğrafyalarda suni sorunlar çıkararak savaşa sebep olurlar. Bir yerde savaş çıkması onlar için yeni pazarların kurulması demektir. Önce her iki tarafa bolca silah satıp sonra da hiç sorumlulukları yokmuş gibi barış çağrısı yapan hakem rolü oynamaya başlarlar.
Bu iki yüzlülüğü gün yüzüne çıkaracak olan ise propaganda aracı olmaktan kendini kurtarmış ve vicdana yön verebilen sanattır. Propaganda aracı olmayı marifet sayan eserlere sanat eseri demek pek de doğru değil ama maalesef onlar daha çok itibar görüyor.
Biz direneceğiz. Kirli vicdanlara karşı direneceğiz. Propaganda malzemesi olmuş sanata karşı direneceğiz. Bilimi insanlık yararına kullanma yerine silaha dönüştürmeyi marifet sayan anlayışa karşı direneceğiz. İnsan olmayı hiç sayanlara karşı direneceğiz.
Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’nün İstanbul’da düzenlediği “İkinci Kadın Yazarlar Tiyatro Festivali” kapsamında gösterilen “Karaiskakena Efsansi” isimli oyunu izlerken benim gibi düşünen sanatçıların varlığını görmekten mutlu oldum.
Yunanistan’dan “Vault Theatre Plus” Tiyatrosunca sahnelenen oyunu Dimitris Karatzias yönetmiş.
Her gün çoğalarak yeni savaş haberlerinin geldiği bir zamanda savaş karşıtı bir oyun izlemek insanlık adına umut verdi bana.
Tek kişilik oyunun yazarı ve oyuncusu aynı kişi… Sofia Kapsourou.
Türklerle yapılan bir savaşta oğlunu kaybeden bir anneyi canlandıran Sofia Kapsourou’yu sahnede izlerken Anadolu köylerinden şehitler için yankılanan ağıtları dinler gibi oldum.
Savaşın anlamsızlığına vurgu yapan oyunun her cümlesinde ayrı bir mesaj veriyordu Sofia Kapsourou. ”Birkaç dalga ötede doğsaydık biz de Türk olmaz mıydık?” sorusunun her şeyden önce insan olduğumuzu hatırlatması çok önemli bir mesaj değil midir?
Sofia Kapsourou oyunda Ege’nin iki yakasında yaşayan insanların birbirlerine benzerliklerini hatırlatırken savaş çığırtkanlığı yapan emperyal güçlerin masum rollere bürünüp hakemlik yapmaya kalkmalarına da eleştirel bir bakış getirerek barış çağrısı yapıyor.
Sanatçıların barış çağrısı yapmasını çok kıymetli buluyorum. Hangi milletten olursalar olsunlar savaşta kaybedilen canların geride bıraktıkları yakınlarının yüreklerinde aynı sızı hissedilir. Analar hep aynı ağlar.
Biz göremesek bile gelecek nesillerimizin kötülüğün yok edildiği bir dünyada hep beraber barış içinde yaşaması tek dileğim.
ANALAR HEP AYNI AĞLAR
Hüseyin Özden
Yorumlar