Özel televizyonların yayına geçmesiyle birlikte dizi filmler kanalların vazgeçilmesi oldu. Öyle ki bütün standartları yok sayarcasına normalde 60 dakikayı geçmemesi gereken dizi filmlerin bir bölümü; önce 80, sonra 100, daha sonra da 150 dakikaya kadar uzatıldı.

İyi kurgulanmış uzun metraj bir sinema filminin 110 dakika civarı olduğu düşünülürse dizi filmlerde işin ne kadar sulandırıldığı daha kolay anlaşılır.

Hal böyle olunca dizi filmlerde mesaj kaygısı kaybolurken “sulandırılmış tutarsız hikayeler” önem kazandı. Hatta farklı bölümlerinde kendilerini yalanlayan diziler de görmekteyiz.

Seyredildiği sürece kanal yönetimleri bu tutarsızlıkları önemsemez. Yeter ki izlensin ve reklam alabilsinler. Gerçeklerle uyuşmamış, toplumun değerlerini hiçe saymış dikkate alınmaz.

Ben bu tür dizileri kullanılıp atılan kağıt mendillere benzetirim. Ne kadar şık ambalajı olursa olsunlar sonuçta gidecekleri yer çöp kutusudur.

Peki hiç mi faydası yok bu dizilerin? İki konuda faydalı olduklarını gördüm. Birincisi sektörü canlı tutarak kalifiye elemanlara iş imkanı sağlaması. İkinci faydası ise seyredildiği yabancı ülkelerde Türkçenin öğrenilmesine katkı vermeleri. Bütün eleştirilerime rağmen bu iki katkının çok kıymetli olduğunu belirtmeliyim.

Mesajı olan, ticari kaygı gözetmeyen sinema ve belgesel filmlerini ise ipek mendillere benzetirim. Yüz yıllarca saklanan, saklandıkça kıymeti artan ipek mendillere.

Aslında belgesel filmleri de sinemanın bir kolu olarak değerlendirmek daha doğru olur. Aralarındaki tek fark sinema filmi mesaj vermek için bazen gerçeğe dayalı kimi zaman da tamamen hayal ürünü olan fakat gerçeğe zıt düşmeyen kurmaca hikayeyi; belgesel film ise bir amaca hizmet eder. Bunu yaparken de gerçek bir durumu ya da belgeleri kullanır.

Bugün bir belgeselden söz etmek istiyorum. “Aşk, Ateş ve Anarşi Günleri”.

Önder Esmer’in yönetmenliğini yaptığı belgeselde; Türk sinemasının kimlik kaybı yaşadığı 1970’lerde başlayan yeni arayışlar, ulusal sinemanın oluşumu ve Türk Sinematek’i Onat Kutlar ekseninde ele alınmakta.

Yönetme Önder Esmer’in özgeçmişine baktığımızda bu konuda ciddi bir çalışma dönemi geçirdiği aynı konuda yüksek lisans tezi hazırladığını görmekteyiz.

Belgeselde; bir suikasta kurban giden Onat Kutlar’ın hayatı anlatılırken hem Türkiye’nin yakın tarihine hem de Türk sinema tarihine ışık tutuluyor.

Kocaeli Film Festivali’nde en iyi belgesel ödülünü Fırat Özeler’in “Kavur” filmi ile paylaşan “Aşk, Ateş ve Anarşi Günleri” belgeselinin; bir araya gelmesi zor sinema adamlarını buluşturmasını ve onların görüşlerini belgelemesini oldukça kıymetli bulduğumu belirtmeliyim. Belgeselde kullanılan arşiv görüntüler filme hüzünlü bir tat verirken sıkıcılığı yok ediyor.

Belgeseli izlerken 12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesi ülkede yaşanan kaotik ortam geldi gözlerimin önüne. Birbirine iyice yabancılaşmış bireylerin saldığı korku iklimi toplumu iyice umutsuzluğa sürüklemişti. Böyle dönemlerde umut olması gereken sanat ve medya da işlevini yitirmişti. Sinemalarda “iki film birden” adında porno filmler yayınlanırken medya siyasi yelpazenin bölünmüşlüğünü taklit edercesine karşı görüşü yok sayan bir anlayıştaydı.

Onat Kutlar ve arkadaşlarının böyle bir ortamda Türk Sineması’nın kimliğini korumak için verdiği mücadeleyi çok kıymetli bulduğumu belirtmeliyim.

Belgeselde; Onat Kutlar’ın 30 Aralık 1994'te Cafe Marmara'ya bırakılan bir bombanın patlaması sonucu ağır yaralanıp 11 Ocak 1995'te hayatını kaybedişi arşiv görüntüleri ile yansıtılmış.

Onat Kutlar’ın işini iyi yapan bir şair, yazar, düşünür ve sinema adamıydı. “Aşk, Ateş ve Anarşi Günleri” belgeselinin yönetmeni Önder Esmer de bu belgeseli hazırlarken dersine iyi çalışmış diyebiliriz.

Onat Kutlar’ı saygıyla anarken Yönetmen Önder Esmeri kutluyorum.