Her şey bir anda gelmiyor. Yavaş yavaş yerleşiyor hayatımıza.
Birlikteyiz, bir aradayız; ama uzağız.
Aynı duyguyu paylaşamıyoruz, empatiden yoksunlaştık. Aynı sokakta yürüyor, aynı masada otururken, birbirimizi görmez, duymaz olduk.

Önce tahammül sonra güven azaldı. En çok da eksikliğini hissettiğimiz şey biz duygusu oldu. Aslında bir anda da olmadı tüm bunlar, yavaş yavaş sessizce oldu
Tüm bunların en tehlikelisi de hayatımızda normalleşmeleri…

Bugünlerde en çok konuştuğumuz konulardan biri ekonomi. Yalnız gözden kaçırdığımız şey ekonomik şiddet. Farkında olmadan hepimizin yaşadığı, sadece cebimizin boş kalması değil, aynı zamanda umutlarımızın tükenmesi, hayallerimizin ertelenmesi de…

Bir gencin gelecek hayalini küçültmesi,
Bir ailenin ay sonunu düşünürken nasıl yetireceğiz diye dertlenmesi,
Bir insanın kendini yetersiz hissetmesi…

Bunların hepsi görünmeyen izler bırakıyor insanda…

Belki de en tehlikelisi bu izlerin görünmez olması. Ve bu izler çoğaldıkça insanlar içine kapanıyor. İçine kapandıkça birbirinden uzaklaşıyor. Uzaklaştıkça da “biz” olmaktan çıkıyoruz.

Ama burada durup şunu sormamız gerekiyor:
Gerçekten kaybettik mi?

Ben buna inanmıyorum. Bence bunu kaybetmekten çok, unutmaya başladık. Arada çok ince bir çizgi var. Ve asıl önemli olan bu sınırı korumak ve biz olmayı unutmadan değerlerimizi kaybetmeden yaşayabilmek.
Çünkü bizim toplumumuz zor zamanlarda omuz omuza durmayı bilen bir toplum.
Hiç tanımadığı birine el uzatabilen, acıyı paylaşabilen bir toplum.
Demek ki “biz” duygusu tamamen yok olmadı.
Sadece yorgun.

Biz olmaya yeniden başlamak için çok da büyük adımlar gerekmiyor. Birbirimizi dinlemek, yargılamadan anlamak. İyileşme tam olarak burada başlıyor. Biz olmayı hatırlamak!
Çünkü bu ülke, bu toplum, bu şehir…

Ancak birlikteyken güçlü.
Ve belki de en çok ihtiyacımız olan şey,
Yeniden “biz” diyebilme cesareti.