Sinema bir eğlence aracı olmaktan öte beslendiği toplumun sosyal yapısı ve yaşama mekânlarını zamana uygun belgeleyen bir araçtır. Gelişen teknoloji ve küreselleşmeye paralel olarak yaşam biçimleri ve mekânlar zamanla kendi içinde değişime uğrar. Bilgiden kopuş bireylerin toprağa aidiyetlerini azaltırken rantı insani değerlerden üstün tutan bir anlayış toplum geneline hâkim olmaya başlar. Bu süreçte; göç alan yerler de çarpık kentleşmeye bağlı olarak kimlik kaybı ve yozlaşma sürecine girer.
Sinema icat edildiği 19. yüzyılın sonlarından günümüze belli bir hikâyeyi anlatıp mesaj vermeye çalışırken kullandığı mekânlarla bireylerin yaşam alanlarındaki değişimi de belgelemiştir. Kent, köy, kasaba ve yollarda yaşanan değişimler gerçek mekânları kullanan filmlerde görülmektedir.
Muhsin Ertuğrul, Metin Erksan, Lütfi Akat, Yılmaz Güney, Atıf Yılmaz, Nuri Bilge Ceylan, Derviş Zaim, Zeki Demirkuluz gibi Türk Sinemasının önemli yönetmenlerinin imza attığı filmlere baktığımızda Türkiye Cumhuriyeti’nin ve insanlarının son 100 yılda yaşadığı değişimler ortaya çıkar. Son 100 yılda çekilen Türk filmlerinin kullandığı mekânlar birbirine bağlantılı olarak incelendiğinde; köyden kente göçler, kentlerdeki dikey yapılaşma ve sıkışıklığın inşası, kırsalda kaybolan üretim kültürü ve göç veren toprakların insanları ile birlikte üretim kültürünü kaybederek nasıl yabanlaştıkları belgelenmiş olur.
Mekân; sanatın ve edebiyatın her alanında yerini almış, bazen resimle, bazen mimari ile bazen de anlatı ile ifade edilmiştir. Şiir, masal, hikâye ve romanlarda anlatılan Mekânlar bizleri saraylara, gül bahçelerine, fabrikalara, kırlara ya da hapishaneler götürmüştür. Biz okunan metnin tanımladığı Mekânları kendi hayal gücümüzde kurgulayarak zenginleştirmişizdir. Mimari, resim ve heykel sanatının bileşimi olarak ortaya çıkan tapınak, saray, köşk, köprü gibi Mekânlar doğaya asılan bir tablo gibi ilgi çekmiş ve de aradan geçen yüzyıllara rağmen ilgi çekmeye devam etmektedir.
Sinema için gerçek yer ve durum sadece bir araçtır. Sinema gerçek olan yer üzerinde oluşturduğu yeni atmosferi kameranın çerçevesini ile sınırlayıp kullanarak bambaşka bir boyuta taşımakta, evren oluşturmaktadır. Sinemanın ilk dönemlerinde mevcut yer üzerinde değişime gidilmeden belge niteliğinde görüntüler kaydedilirken dramatik filmler yapılma sürecinde çekim yapılan yerler üzerinde filmin dramaturgisine uygun yapılan değişim ve tasarımlar film Mekânı kavramını ortaya çıkarmış ve zamanla bu Mekânlar film içinde karakter kadar öne çıkmışlardır.
Sinema Sanatı Mekân algısını hedef kitlenin ufkundan yönetmenin ufkuna indirgemiş gibi görünse de düşlenen mekânın sinema sanatının sahip olduğu teknik avantajlar, görsel ve işitsel zenginliklerle sinemanın 7. Sanat olarak algılanmasında önemli pay sahibi olmasını sağlamıştır.
7. sanat olarak tanımlanan sinema için ‘teknolojinin insanlığa armağanı’ demek yanlış olmaz. İlk icat edildiğinde sinema; uyandırdığı gerçeklik duygusu ve şaşırtıcı sunumu ile seyircinin ilgisini çekebiliyordu. Ne var ki seyirci çabuk sevdiği bu sanat dalından beklentilerini de çabuk yükseltmiş; sinemada filmin atmosferini yansıtan mekânın önemi her geçen gün artmıştır.
Gelişen teknoloji ile bilgisayarın devreye girmesi ile birlikte sinemacılar seyircinin ilgisini çekmek için çok farklı yollar deneseler de mekân önemini korumuştur. Animasyonlar, Bilgisayar efektleri ve dijital kameralar görüntü kalitesini yükseltirken; mekân seçiminde ve düzenlenmesinde ayrıntılar önem kazanmıştır. Filmde bir “yer” “mekân” olarak seçilirken seyircinin o “yer” ve filmin mesajı ile ilgili bir birikiminin olması filmin atmosferinin doğru kurulmasını destekler. Film için seçilen “yer”in gerçek mekân olması değil, seyircinin o “yer”i filmde anlatılan “mekân ile bütünleştirmesi esastır.
“Mekân” ve “yer” aynı şeyi ifade eden kavramlar gibi görünse de temelde farklı anlamları ifade eder. Beykoz Kundura Fabrikası gerçek kimliği ile bir zamanların önemli sanayi kuruluşlarından biri iken üzerine yapılan dekorlarla günümüzde sinema ve televizyon dizilerinin çekildiği mekânların başında gelmektedir. Kameranın çerçevesine giren görüntü seyirci için eskiden “Beykoz Kundura Fabrikası” olmaktan çıkar farklı bir zamanı yaşatan filmin dokusuna uygun mekân olur.
“Mekân”ı politik kılan en önemli etken iktidar ile çatışan toplumsal tepkilere ev sahipliği yapmasıdır. Taksim Meydanı’nı İstanbul’un diğer mekânlarından ayrı, özellikli ve “politik” kılan olay 1 Mayıs 1977’de işçi bayramı kutlayan işçilerin karanlık güçler tarafından bu meydanda katledilmeleridir. Orhan Aksoy’un “Neşeli Günler” filminde ailelerini birleştirmeyi amaçlayan çocukların “açlık grevi” sahneleri için Taksim Meydanı’nın seçilmiş olması tesadüfi olmasa gerek.
Sinema sıradan ve basit gibi görünen “mekânları” politik bir görünümle sunabilme gücüne sahiptir. Chaplin’in “Modern Zamanlar” filminde tuvalete giden işçilerin kart basarak içerde kaldıkları zamanın patron tarafından ölçülmesi ve kontrol edilmesinin gösterilmesi “mekânı” politikleştirdiği gibi iki sınıf arasındaki insani ayrımı da ifade etmektedir. Film, mekân üzerinde gelişen olayların akışını sunarak mesajını iletmeye çalışır. Bu yönü ile “sinemanın mekânı temsil ettiği” söylemi doğru kabul edilebilir. Gelişen teknoloji ile doğru orantılı olarak verilmek istenilen mesajı kuvvetlendirecek ögeler için sınırsız imkanlar sunuyor olması ve hedef kitlelere ulaşım kolaylığı sinemanın diğer sanatlara göre bir avantajı olarak nitelenebilir.