Sülün Osman’ın bir belgeselde söylediği “Ben namuslu kimseyi dolandırmadım” lafı kulağımda dolanıp duruyor. Devamında, “Benim dolandırdıklarımın hepsi aslında beni aldattığını düşünüyordu” diye ekliyordu.
Eskiler, “Bedava peynir sadece fare kapanında bulunur” diye boşuna söylememiş.
Ama bazen de olmadık yerde dolandırıcılar sizin tipinizden etkilenip yaklaşabiliyor.
Kendi başımdan geçen üç olay anlatacağım size.
***
Öğrencilik dönemimde bir arkadaşımı uğurlamak üzere terminale gittim. Arkadaşımı Antalya’ya uğurladım. Minibüslere doğru yürürken yanında çocuğu elinde çantası olan orta yaşlarda bir adam yanaştı. “Kardeş, ben Antalya’ya gideceğim. Çantamda dijital bir makinem var. Onu sana yol parası karşılığında satayım sen de makine sahibi olursun” dedi. Ailemizden duyduğumuz “Ağlayanın malı gülene yaramaz” lafı kulağımda olduğu için, içimden “Makineyi emanet gibi alırım. Telefon numaramı veririm. Geri geldiğinde de paramı alır makinesini iade ederim” diye düşündüm. Cebimde tam elli lira var. Antalya 20 lira. Çocuğu ile birlikte iki bilet alsa, on lira da yolda simit falan yese yeter yani.
Ben içimden bunları geçirirken adam bana makineden bahsediyor. Sekiz saat görüntü ve ses kaydı yaptığını HD olduğunu zumunun fazlalığını falan anlatıyor da anlatıyor. Ben ise çantayı açmasına gerek olmadığını söylüyorum. Zaten makineyi alacak değilim. Parayı verip işini görmek istiyorum.
En son dayanamadım, “Görelim mi makineyi” dedim. Adam çantayı açtı. Makine hiç söylediği gibi değil. 26 pozluk filmli makine. Onu da çekersin iki tane ya çıkar ya çıkmaz. Eskilerin hacıdan getirdiği yandan flaşlı makine.
Adamın dolandırıcı olduğunu anladım. “Bu makineye daha fazla hafıza kartı taksan daha uzun süre çekim yapmaz mı” dedim. “Yapmaz olur mu abicim. Onu sen bileceksin” falan diye heyecanla anlatmaya başladı. Ben o esnada yakınlarda odun var mı diye bakınmaya başladım. “Peki hafıza kartını nereye takıyoruz” dedim. Bir yer gösterdi. “Peki flaşı nereye takacağız” dedim. Adam flaş kızağını bana gösterdiğini ve benim işten anladığımı fark etti. Usulca makineyi çantaya koydu. Ben bağırmaya başladım, adam kaçmaya… O önde ben arkada biraz koşuştuk. Finalde dedemin “Kaçanı kovalama. O beladan kaçıyor sen belayı kovalıyorsun” sözü aklıma geldi. Bıraktım.
Hikayeyi arkadaşlarıma anlattım. Eğlendik falan.
Aradan bir hafta kadar geçmişti. Bornova’da yürüyorum. Arkamdan biri yanaştı, omzuma dokundu, “Abi elimde çok güzel dijital makine var” dedi, çantasını göstererek. Sonra kafasını kaldırdı. Yeniden aynı adamla göz göze geldik. Bir kovalamaca da Bornova’da yaşadık.
***
Hastane önünde arkadaşımla giderken tertemiz bir baş örtüsü ile bir teyze çıktı karşıma. “Bir şey sorabilir miyim evladım” dedi. Ben de “Buyur teyzeciğim” dedim. “Teyzen aç evladım” dedi romantik bir ses tonuyla.
Biz de öğrenciyiz o dönem. “Şu karşıda on liraya köfte ayran var. Bak şurada ye teyzem” dedim. On lira verdim.
Biraz sonra arkadaşla biz de aynı yerde yemeye karar verdik. Köfteleri söyledik. O esnada bizi omuzuma dokundu. “Bir şey sorabilir miyim evladım” dedi. Az önceki teyze. “Teyze koca İzmir’de benden başka enayi yok mu Allah aşkına” dedim. Yemeği de yemeden mekandan ayrıldım.
***
Bir başka hikaye ise bunların tam tersi.
Yine Kordon’da oturuyorum. Karşıdan bir amca geldi, “Evladım, kimi ‘askerim’ dedi kimi ‘öğrenciyim’ dedi. Kimse almadı. Üç tane kalem satıyorum bir milyon liraya. Alır mısın” dedi.
Ben de “Amca biz de öğrenciyiz ve kaleme ihtiyacımız yok. Ama sana bir beş yüz bin lira vereyim, şurada benden bir çay iç” dedim.
Amca birden ağlamaya başladı. “Evladım ben dilenci değilim. Sadece kalem satıyorum” dedi. Amcaya sarıldım, durdurmaya çalıştım. Yine de beni itti ve ağlayarak yoluna gitti.
Sırf o amca gibi amcalar ağlamasın diye basit dolandırıcılar tarafından dolandırılmaya razı geliyorum şimdilerde…
