Hırçındır Karadeniz… Azgın dalgaların kara kumlara yazdığı destandır…

Binbir renk çiçeklerle bezenmiş yayladır…

Sırtını sıradağlara yaslamış şirin sahil kentleridir…

Rızkını denizde arayan balıkçılardır…

Yağmur damlalarıyla alın terinin yeşertip büyüttüğü fındık ve çay bahçeleridir…

Vadiler arasına sıkışmış gibi görünse de binlerce yıllık tarihi gizemler taşıyan zengin kültür miraslarıdır…

Tulum, bağlama, akordeon, davul ve zurnayla coşan, kemençeyle yaşayan, toprağına sevdalı, neşeli insanlar diyarıdır Karadeniz…

Yukarıda da belirtildiği gibi Karadeniz coğrafyası iyi kullanıldığında bir filmin albenisini katbekat artıracak birikimlere sahiptir. Bu bölgede atacağınız her adımda karşılaşacağınız farklılıklar sizi şaşırtacak, büyülü bir dünyaya adımınızı atmanızı sağlayacaktır.

Mustafa Kara’nın “Kalandar Soğuğu” filmi işte böylesi bir coğrafyayı mekan olarak kullandığı için seyirciye şaşkınlık ve hayranlık uyandıracak görseller sunmaktadır.

Yönetmen Mustafa Kara, Karadeniz Bölgesi’nin egzotik ve hırçın coğrafyasını çok başarılı bir şekilde değerlendirmiş. Bulutlara komşu dağlar, yayla evleri, sis denizi, ocak başı, yöresel yemekler (kuymak), doğanın dirilişi, ineklerin doğum yapması, çayır, çimen, mağara, v.s. filmi sinematografik açısından değerli kılmaktadır…

Şunu da belirtmekte fayda var. Filmin mekanını oluşturan hırçın coğrafya; filmin içerisine gizlenen dini ve geleneksel motiflerin fark edilmesini geciktirmektedir.

Mustafa Kara’nın filmde Doğu Karadeniz Bölgesi kırsalının gerçeği olan yoksulluğu çok başarılı bir şekilde yansıttığını söylemekte fayda var. Eskimiş kılık kıyafet, tek gözlü eski ev, kap kacak, borç, hayvanlarla paylaşılan lokma, külde pişen ekmek, doktora gidememe, çaresizlik gibi durumlar seyircinin filme ilgisini artırmakta.

Fakat; Mustafa Kara “yoksulluk” temasını işlerken sanatçının sorumluluğu olan sistem eleştirisi yapması beklenirken kaderciliği tercih etmiştir.

Tüm Anadolu’da olduğu gibi Doğu Karadeniz’de de yoksulluk hakimdir. İnsanlar ürettiğini pazarlayamamakta, gitgide borç batağına saplanmakta ve çareyi büyük kentlere göç edip rant peşine koşmakta aramaktadır. Tarlalar ekilmemekte, yaylalar boşalmakta kırsal alanlar yaşlıların bekçiliğine terkedilmektedir.

Bayburtlu Zihni’nin 1828’de Bayburt’un Rus işgali sonrası yazdığı mısralarındaki gibi bugün Anadolu savaştan çıkmış gibi gitgide daha harabeleşmektedir.

“Vardım ki yurdundan ayak götürmüş Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş Sakiler meclisten çekmiş ayağı…”

Kalandar Soğuğu Filmi’nde yoksulluk “kader” olarak yansıtılırken kurtuluş için ise “kadere razı olma” algısı oluşturulmaktadır.

Mustafa Kara. egzotik dekorların arasına gizlediği mesajlarla sisteme hoş görünen bir yaklaşım sergilemektedir. Filmin hemen her düğüm ve gelişme noktasında; gusül, kurban, adak, oruç, kader gibi dini değerler devreye girer ve çözüm olarak sunulurken sistemin hoşlanmayacağı durumlar gündeme getirilmez.

Kalandar Soğuğu filminde olmayanlar:

Okul ve Eğitim: Filmde okul çağında olan çocukların eğitimi, özürlü çocuğun eğitimi gibi konulara hiç yer verilmemiş, bu durum bir sorun olarak görülmemiştir.

Harabeye Dönmüş Tarihi mekanlar: Sözlü anlatım tercih edilmiş.

Sosyal Baskı: Alacaklıların baskılarını görmüyoruz. Borcu, borçlunun sorumluluğu olarak yansıtmak yeterli görülmüş.

Kız Çocuk: Bölgedeki aslı sorunlardan bir olan kız çocuklarını okula göndermeme konusu, onları çalıştırma ve evlenmeye zorlama temaları akla bile gelmemiş.

Gelin Kaynana Çatışması: Böyle bir malzeme olmasına rağmen filmde çatışma hiç yok. Kocasına dırdır eden bir gelin var ama melek gibi bir kaynana işlenmiş. Ailenin bütün yükünü çekmesine rağmen ana öyküde kocanın hayalperestliği ödüllendirilmiş.

Doğu Karadeniz Bölgesi’nin hırçın coğrafyasında ekmek kavgası veren insanların mücadelesini başarılı bir şekilde yansıtan Mustafa Kara final sahnesinde bütün büyüyü bozmaktadır. Katıldığı festivalde güreşi kaybeden boğanın ahırdan kaçarak altın madeni olan bir mağaranın derinliklerinde bulunmasının verdiği mesaj açıktır.

Biz sanatın iktidar ya da muhalif sistemlere şirin görünme gibi bir sorumluluğu olmadığını, sistem eleştirisi yaparak topluma ve siyasete ışık olmak gibi bir sorumluluğu olduğu düşüncesindeyiz.