Kadınlar üzerinden yapılan tartışmalar her dönemde vardır ve güncelliğini hep korumaktadır. Dünyada ve toplumda yüzyıllardır kadınlar ve erkekler farklı roller içinde ele alınmıştır. Tarihsel süreç içerisinde kadınlar ev içi ve sosyal hayattan uzak geri planda bırakılırken, erkekler daha sosyal iş hayatında aktif bir konumda var olmuşlardır. Toplumun oluşturmuş olduğu bu sistem, toplumsal cinsiyet kavramını literatüre yerleştirmiştir. Eve bağımlı kılınan annelik ve aile içi rollere hapsedilen kadınlar, cinsiyet ayrımcılığı kavramına tepkide bulunarak feminizm kavramı ve tartışmasını başlatmışlardır. Kadınların bu eşitsizliklere başlattığı mücadele, kadın haklarının tartışmaya açılmasını ve günümüze kadar uzanan hak mücadelesi arayışını başlatmıştır.
“Kadın olmak zor!”
Kadın olmak zor; bazı zamanlarda ve bazı coğrafyalarda daha da zor. Eşitsizlik, kapsayıcılıkla ilgili sorunlar, eğitime başlayabilme ya da devam edebilmekle ilgili engeller, önyargılar, iş hayatında karşılaşılan cinsiyete dayalı ayrımcılık ve maalesef şiddet. Bu kara liste böyle uzayıp gidiyor…
“Normal” zamanlarda böylesi sorunlarla mücadele eden kadınlar, iş afetlere ve afet dönemlerine geldiğinde daha da acı sonuçlarla karşı karşıya kalıyorlar. İstatistiklere göre bir felaket olduğunda kadınların ölüm oranı erkeklere göre 10 kattan daha fazla! Yani bırakın geri kalan hakları, afetler söz konusu olduğunda yaşama-ölme dengesi bile kadınların aleyhine.
Dünya çapında kadınlar ve kız çocukları, erkeklere ve erkek çocuklarına göre afet riskine daha fazla maruz kalıyor, daha yüksek ölüm oranlarına sahipler, afetin neden olabildiği hastalıklara daha fazla maruz kalıyorlar.
Her yıl, 100 milyondan fazla kadın ve kız çocuğu, sosyo-ekonomik ve kültürel geleneklerle bağlantılı cinsiyet eşitsizlikleri ve bilgiye sınırlı erişimleri nedeniyle afetlerin yarattığı sonuçlardan erkeklere oranla çok daha derin etkileniyorlar.