Yaşamımız bomboş bir tuval edasıyla önümüzde dikiliyor. Aldığımız her nefes, yaşadığımız her saniye bizim için bir seçimdir esasen. Fırçayı hangi boyaya bulayacağımız önümüzdeki büyük tablonun ne denli bir resim olacağını seçer ve belirler.
Hayata gözümüzü açtığımız andan itibaren seçimlerimiz başlar. İlk adımlarımızdan itibaren seçimlere zorlanırız. Anne ve babamız karşımıza dikilir ilk adımda hangisine koşup sarılacağımızı sınar. Hayat bizden vazgeçemeyeceklerimizden birini seçmek zorunda bırakır ilk olarak bizi. Sonucunda her seçim anıların izlerini taşır.
Tuvale ilk olarak hangi rengi vuracağımız ile ilgili olarak ikilemde kalırız. Aslında ortaya çıkacak eseri etkileyen en önemli şey elimizdeki renk paletidir. Hangi renkleri taşıdığımız, hangi duygulara açık olduğumuz seçimlerimizin temel taşı olarak belirir. Her seçimin sonunda da güzel bir eser beklemek de pek realist bir düşünce değildir.
Sonuçta insan oğlu doyumsuzdur. Bazen neyi seçersen seç aklın hep seçmediğinde kalacaktır. Seçmediğin ile mutlu olacağının garantisini de kimse veremez. Bunları düşünürken Erol Günaydın’ın eski bir filmde olan tiradı geliyor aklıma;
“Hayatta her şey yüzde ellidir. Aklınla davransan yüreğin, yüreğinin sesini dinlesen aklın bu soruyu sana hep soracaktır. Seçemediğin hep acı verecek bu sabit acı hep olacak. Hayatta sadece acını seçmekte özgürsün”
Seçimler kapıları açtığı gibi kapatabilir de. Önemli olan kapının arkasındaki keşfetme cesaretidir. Aklımızdan çıkarmamamız gerekir ki hayat eski filmlerdeki gibi tamamen renksiz değildir. Hayat tüm renkleri barındırır. Bu yolda her renge cesurca dokunmalıyız.
Renkler tuvalin üzerinde somut imgeler oluştururken hayatımız ve karakterimiz de seçimlerimiz ile birlikte anlam kazanıyor. Kimi zaman denizdeki mavi, kimi zaman başak tanesindeki sarıyız. Bazen tuvale o sarıdan vazgeçip maviye çevirmek de isteyebiliriz. Ama sarının üzerine maviyi vurduğumuzda mavi değil yeşili elde ederiz.
Seçtiğimiz renklerin sihrinde kaybolmak yerine, renklerin bizi keşfetmesine izin vermek makul bir kumar. Ama ya kaybedersek?
Eskiden olsa sırtüstü uzanıp sabaha kadar tavana dalacağımız şeylere gülüp geçiyoruz.
İnsan duygularına yem olduğunda kendisinin efendisi olamaz, talihinin insafına kalır.
Ama insafa kaldığımız günler çok güzeldi.
İçimizde tuttuklarımızın yükleri omuzlarımızda kaldı.
Talihiniz ve seçimleriniz insaflı olsun.
Sağlıcakla.