Umutlar da sulandıkça yeşeriyor işte...

Ve o yeşili sulamanın tam vakti.

Böyle yazmıştım geçen haftaki yazımda.

Çünkü Kerpe’deydim. Benim için umutların, hayallerin, hayatın geri kalanının yeşerdiği yerde. Yeşil ile mavinin muazzam bir uyum içinde dans ettiği yerde. Çocukluğumun, gençliğimin şekillendiği, filizlendiği, şimdimin huzur bulduğu, ruhsal fazlalıklarından arındığı ve hayallerime, umutlarıma kol kanat geren yerde.

Herkesin böyle bir yeri vardır. Ruhunu nadasa çektiği. Veya kimi dünyayı gezerek, yeni keşiflerde bulunarak arındırır kendini. Bazen kendine ait bir oda bile yeterlidir. Oğuz Atay gecekondusuna çekilir, Dostoyevski Yeraltından seslenir. Samuel Beckett Godot’yu Bekler bir taşın üstünde. Ki o Godot hiç gelmez.

İşte herkesin bir formülü var inziva hali için. Çünkü hepimizin gözlerden uzak kalan bir iç dünyası var. Göz önünde olanın, dile döktüğü hayallerinin dışında, içeride bir iç dünya. O dünyanın içinde geçenler, yaşananlar, söylenmek isteyip de söylenmeyen bir sürü cümleler, boğaza düğümlenen her şey. O dünyanın içinde ve sadece insanın kendisinde.

Görünenin dışında bir dünya yaşıyor insan içeride. Bu yüzden zaman zaman içe dönmek, orada neyin yolunda, neyin yolunda olmadığını enine boyuna tartmak gerekiyor, ortalığı biraz toparlamak iyi geliyor.

“O gitmez” dediğimiz insanlar anılarımızda kalıyor. “Asla vazgeçmem” dediğimiz pek çok şeyden vazgeçiyoruz. Dahası bir zamanlar hayatımızda çok önemli yere sahip olan şeyleri unutuyor, asla tahmin edemeyeceğimiz olaylar hayatımızın merkezine oturuyor.

Bir süre sonra insan bunları da tüketiyor. İç dünyasını toparlıyor, yeni yön ve yeni yol belirliyor kendine, Oruç Aruoba’nın da dediği gibi.

Doğa mesela. Kendi kararını kendi veriyor. Kimseye sormuyor, “bugün yağmur yağayım mı?” diye. İnsanların planı varmış yokmuş kimseyi umursamıyor. Hiçbir şey sabit ve tahmin edilebilir değil. Örneğin yıllarca Eylül ayında gittim Kerpe’ye. Bu sene her mevsimi ayrı yaşattı bana. İki gün yoğun yağışın ardından açan güneş denizi sıcacık ve tertemiz yaptı. Şikayet edip geri dönseydim, yağmurun ardından gelen güzel havanın tadını çıkaramayacaktım.

Hayat böyle işte. İçinde bulunduğumuz şartlardan ne kadar şikayet edersek, o kadar mutsuz oluruz. Ama şartlar ne olursa olsun hayatın tadını çıkartacak bir yol, bir yöntem ne kadar çabuk bulursak ve adapte olursak hayat o kadar huzurlu geçer.

Neticede ne kadar vaktimiz daha var bilmiyoruz. O yüzden umutsuzluğu bırakıp umutları ne kadar çabuk sularsak, ne kadar yeşertebilirsek o kadar kardayız.

Stephen Hawking’in dediği gibi...

“Kara delikler aslında gösterildiği kadar siyah ve bir zamanlar düşünüldüğü gibi ebedi hapishaneler değiller. Her şey, kara delikten dışarıya veya başka bir evrene bile çıkabilir. Dolayısıyla eğer bir kara delikte olduğunuzu düşünüyorsanız, pes etmeyin. Bir çıkış yolu var. Ayaklarınızın altına değil, yıldızlara bakmayı unutmayın”