Y kuşağı diyorlar şimdi bize değil mi?
80ler ve 90lar kuşağında çocukluk yaşayanlara, ben ve benim jenerasyonumdan gençlere.

Bizim çocuk olduğumuz yıllar bir yüzyıl kadar farklıymış gibi.
Farklı mıydı peki?

Ben yazmaya ilkokul sıralarımda başlamıştım. Türkçe öğretmenim kelimeleri güzel birleştirdiğimi, cümleleri hoş bir ahenkle yan yana getirdiğimi söylerdi. Çocuktum ama hatırlıyorum bana kendimi daha da fazla geliştirebilmem için sürekli kompozisyon yazdırırdı. Giriş – gelişme – sonuç bağlantılarını güzel toparladığımı söylerdi. “Bu alanda ilerleme kaydedebilirsin kızım” derdi hiç ama hiç unutmuyorum.

O yıllarda sınıflarımıza girmede önce her sabah sıraya girer “Andımız’ı” okurduk.

Türk’üm
Doğruyum
Çalışkanım
İlkem;

Küçüklerimi korumak,
Büyüklerimi saymak,
Yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.

Hiç kimse rahatsız olmazdı bu cümlelerden.
Gür seslerle okurduk hep bir ağızdan, bağıra bağıra.

Küçüklerimiz, bu kadar vicdansızlıkla yetişmiyordu o zamanlar.
İstismara uğramıyordu 2 yaşındaki bebekler.

Kafası kesilerek öldürülmüyordu kediler o dönemlerde.

Kısacası vahşet bu kadar kol gezmiyordu sokaklarda.

Biz hep birlikte kızlı erkekli arkadaşlarımızla mahallelerde oyunlar oynuyorduk.
Kaldırımlarda oturup kendi çapımızda sohbetler geliştiriyorduk.

Bebek bebekti, kimsenin cinsel duyguları kabarmıyordu bir bebek karşısında.
Bebek yahu, bebek.

Kimse rahatsız olmuyordu güzel “Andımız’ın” güzel cümlelerinden.

Ne oldu?
Ne değişti?

Nilgün Marmara veriyor cevabı.
“Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte”

Ve bu yiten her şeyin yerine gelenlerle mücadelenin zorluğunu Sabahattin Ali anlatıyor.

“Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer!
Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunla, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük.

Bugünün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmadık, han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik.

Bu ne affedilmez suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken arkamızdan bağıracaklar “Görüyor musunuz şu haini! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor”

Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?

Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer”

Canım Nilgün Marmara’yı ve Canım Sabahattin Ali’yi saygı, sevgi ve minnetle anıyorum bu vesile ile.

Ve ekliyorum.

2 yaşındaki bebeklerin istismara uğramadığı, hayvanların işkenceye maruz kalmadığı, işçinin emeğinin gerçekten karşılık bulduğu ve aldığı bu karşılıkla karnının doyduğu, ülkülerin korunduğu, birlikte, beraberce, kardeşçe yaşamak istiyorum.

12 yaşındaki bir çocuk çocuktur, 6 yaşında da çocuktur, 9 yaşında da.

Kadınlar sahiplendirilecek varlıklar değildir.

Hayvanlar sahipsiz değildir.

Adalet vardır ve elbet tecelli edecektir.