Sinemacılar Döneminde Türk sinemasında çoğunlukla seyircinin hayal dönyasına hitap eden popüler filmler üretilirken; Metin Erksan, Lütfi Akad ve Yılmaz Güney gibi sinemacılar toplumun çıplak gerçeğini yansıtan filmler yapmışlardır. 

Metin Erksan’ın, Kuyu (1968), Susuz Yaz (1963), Yılmaz Güney’in Umut (1970) Sürü (1978- Yönetmen Zeki Ökten) ve Lütfi Akad’ın Gelin (1973) gibi filmleri filmleri gerçekçi konu, karakter ve mekânları ile seyirciyi popüler filmlerin alıştırdığı rüya aleminden uyandırmada etkili olmuşlardır.

Türk sinemasında tamamı sokağa çıkarak çekilen ilk filmin Lütfi Akad’ın “Kanun Namına” (1952) filmi olduğuna dair bir algı oluşmuşsa da aynı dönemde Metin Erksan Sivas’ta “Aşık Veysel’in Hayatı” (1950) filmini çekmiştir. Türk sinemasının gerçekçi mekânları kullanmaya başlaması kentlerde yaşayan insan da kırsal kesimin üretim kültürü hakkında bir bilinç oluşumuna katkı verdiği yadsınamaz.

Metin Erksan’ın Susuz Yaz, Yılanların Öcü, Kuyu gibi köy filmleri; insanın kendi doğası ile çevresindeki doğa arasındaki ilişkiyi ele almışlar ve bireyin toplum içindeki konumuna dikkat çekmişlerdir.

1950’lerden sonra kendi üretim kültürlerini terk ederek büyük kentlere göç etmeye başlayanlar yabancı oldukları bir sosyal yapı ile karşılaştılar. Aynı statüden gelen insanlar büyük kentlerde bireyi küçülten bir sistemin hem izleyicisi hem de uygulayıcısı oldular.

Emeksiz kazancın olduğu yerde kıymetsizleşen bilgi yeni bir modernlik anlayışını da beraber getirdi. Yüksek binalar ve rantla gelen emeksiz kazanç modernlik ve itibar göstergesi olarak kabul görmeye başladı. Oysa gerçek modernlik estetik kaygı taşıyan mekânlarda hissedilir. Köyden kente göçün etkisi ile estetik yapısı bozulan şehirlerdeki yapısal bozukluklar Türk sinemasında karşılık bulmuştur.

Filmlerde köyden kente göç eden insanların yeni hayatlarını sürdürebilmek için verdikleri mücadele; İstanbul’un köşk, yalı gibi masalsı dekorlar yerine kitlelerin yaşadığı varoş, ara sokak, apartman dairesi ve gecekondu gibi gerçek mekânları fon olarak kullanılarak anlatılmıştır. 

Gerçekçi mekânlarda çekilen ve gecekonduları mekân olarak kullanan Türk filmleri toplumdaki adaletsizliği ve çarpıklığı yansıtıp belgeleyerek toplumun bilinçlenmesine de katkı vermektedir.

1990’larda üretilen Türk filmlerinde birbirini taklit eden popüler mekânların terk eedildiği ve yeni görsel ögelerin öne çıktığı görülmektedir. Bu dönemde çekilen çoğu filmlerde, İstanbul’un kartpostal mekânları yerine kentin ve gecekondu semtlerinin değişen yüzleri yansıtılmaktadır. Temel amaçları sınıf atlamak olan, önceki dönemlerde göç etmiş ailelerinin kentte doğup büyümüş çocukları filmlerin yeni karakterleri olurken onların yaşadıkları kenar semtler de yeni film mekânları olarak karşımıza çıkar. 

1980 askeri darbesi Türk sineması için de bir darbe olsa da, sinemacıları yeni konu arayışlarına yönlendirmesi sebebiyle de Türk Sinemasının daha nitelikli filmler üretme sürecini hızlandırmıştır. Bu arayışın olumlu sonuçlarını darbelerle boğuşan Türk Sinemasının mekân ve anlatım dilinde yakaladığı başarı ve farklılıklarda görürüz.

1980 askeri darbesi sonrası yeni arayışlara giren Türk sineması İstanbul ve Anadolu’yu mekân olarak kullanırken, sinemacılar toplumsal sorunları birey hikâyeleri üzerinden yansıtmaya yönelmiştir.  1980’li yılların “seks” filmlerinin boşluğunu dolduran “arabesk” filmlerini bir kenara bırakacak olursak bu sıkıntılı dönemde sansür ve engellemelere rağmen yapılabilen filmler, karikatürize edilmiş tiplemeler yerine toplumu kendi gerçekleri ile yüzleştiren konular içermekte idi.

1980 ihtilali az sayıda da olsa yapılan Türk filmlerinde toplumun gerçeği ile örtüşmeyen “yalancı mekânlar” yerine daha fazla ve gerçekçi mekânlar kullanmaya başlamışlardır. Yavuz Turgul ‘Eşkıya’ filminde Boğaziçi’nin albenili mekânları yerine İstanbul’un ‘ara sokakları’ ve ‘birbiri içine girmiş yüksek binaların çatılarını’ kullanarak film dili ile toplumdaki ‘çarpıklığı’ ifade etmiş hem de çatışmayı güçlendirerek yabancılaşmayı kırmayı başarmıştır.

1990’li yılların ikinci yarısı ile birlikte yeni desteklerin devreye girmesi ile birlikte; ana akım sinemanın dışında alternatif bir sinema anlayışı olan “Yeni Türk Sineması”nın ortaya çıkması mümkün olabilmiştir.

“Yeni Türk Sineması”nın yönetmenleri filmleri için sistem dışından buldukları fonları kullanmaya başlaması ile birlikte (Kültür Bakanlığı, Euroimages) Türk sinemasının İstanbul dışı mekânları keşfetme süreci hızlanmış; filmlerde Anadolu’nun sinemasal değerleri öne çıkmış, filmlerin yapısı mekân açısından güçlenmiştir. Mekânın parçası olan karakterlerin hikâyeleri üzerinden mesajların verilmesi dramatürjisi daha güçlü filmlerin yapılmasını sağlamıştır.

2000’li yıllara gelindiğinde Türk Sineması’nın dünyada ses getiren yönetmenlerinin mekân belirlemede İstanbul’dan daha çok Anadolu’yu tercih ettiklerini görürüz. “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmi ile uluslararası ödüller alan Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerinde Anadolu’nun doğal mekânları ana karakter olarak öne çıkmaktadır.