Seçimler yaklaşırken Türkiye’deki kutuplaşmaları, etnik kimliği, inancı ve kendisi gibi dÜşünmeyenleri “öteki” ya da “hain” olarak olarak görenlerin çokluğu bana 12 Eylül askeri darbesi öncesi şartları hatırlattı.
1961 Anayasası ile kısmi de olsa Türkiye’de kazanılan bireysel hakların geri alınmasını arzulayan küresel güçler, 1971 yılının 12 Mart’ında gerçekleştirdikleri ilk deneme ile birlikte ülkede karışıklıklar başlatmışlardı. Bir taraftan kırsal alanlardan büyük kentlere göçler hızlanarak varoşlarda kimlik kaybı yaşayan yığınlar oluşmuş, diğer taraftan bu yığınların arayışları “sağ –sol” çatışmasına dönüştürülerek ülke kaosa sürüklenmişti.
Siyasal alanda yaşanan olumsuzluklar sadece “sağ-sol“ kavgasından ibaret değildi. Ekonomik daralmanın çözümü gibi sunulan 24 Ocak Kararları (1980 ülke ekonomisini “küresel” güçlere teslim etmekteydi.
Küresel güçlerin dayatmalarıyla alınan ve IMF’nin hazırladığı 24 Ocak Kararları’nın demokrasinin hüküm sürdüğü bir sistemde uygulanmasının olası olmadığı da bir gerçektir. Terör bahanesi ile bu kararların uygulanabileceği bir sisteme ülke hazırlanmış ve “netekim” 12 Eylül 1980 darbesi ile ülke “huzur ve güvene kavuşturulmuştur” (!).
Türk sineması; 12 Eylül 1980 sonrası askeri darbenin dışında Hollywood’un etkisiyle ekonomik darbelere de maruz kalmıştır. Bu süreçteki Türk Sineması’nın durumunu ve direnişini daha iyi anlayabilmek için 12 Eylül askeri darbesinin öncesi ve sonrasına kısa bir göz atmak doğru bir yaklaşım olacaktır.
12 Eylül öncesinde yaşanan karşıtlıklar ve çatışmalar döneminde çoğu seyircisini kaybeden Türk Sineması’nda darbe sonrası toplumsal sorunlar yerine aile ve birey sorunlarını yönelik filmler yapılmaya başlandı. Özellikle kadın sorunları konu sıkıntısına kısmi de olsa çözüm olmuştu. Darbe şartlarında film üretimi sayıca azalmış, seyircisini kaybeden sinema salonları peşpeşe kapanmaya yüz tutmuştu.
Türk ekonomisini küresel güçlere teslim eden 24 Ocak Kararları’nın sinemada uygulanması 1987 yılında çıkartılan kanunla gerçekleşir. O güne gümrük vergileri sebebiyle kısmen de olsa korunan Türk sineması; içerik ve teknik özellikleriyle çok daha albenili olan Hollywood filmleri ile hiç de adil olmayan şartlarda bir rekabete zorlanmıştı. “Yeni Yatırımlar ve ortak yapımlar” gibi algılar oluşturularak kamuoyuna lanse edilen kanun sonrası Hollywood Türk Sinema sektörüne umutları ters köşe eden bir strateji ile girmişti.
Yapım şirketleri ile işbirliği bir yana, dağıtım şirketleri ve sinema salonları ele geçirilmiş, zaten zor şartlarda üretilen Türk Filmleri kendi ülkelerinde gösterilecek salon bulamaz olmuşlardı.
Gerek 12 Eylül askeri darbesinin getirdiği kısıtlamalar, gerekse Hoollywod darbesi Türk sinemasının kan kaybetmesine neden olsa da sinemacıların çabaları sonuç vermiş ve Türk sineması yeniden bir diriliş göstermiştir.
Eşkıya, Güle Güle, Amerikalı gibi Hoollywood tarzı filmlerle başlayan bu diriliş ilerleyen süreçte daha bağımsız filmlerle kendini gösterebilmiştir.
Son dönemde Kültür Bakanlığı’nın sağladığı destek Türk Sineması’nın film üretebilmesinde en önemli etken durumuna gelmiştir. Günümüzde ise sinema salonlarını ve dağıtım şirketlerini küresel güçlere kaptıran Türk Sineması’nın “ her şeye rağmen ayakta” kalmayı başardığını ve seyirci sayısında Hollywood’a filmlerini geride bırakmayı başardığını görmekteyiz.
Yönetmen Özcan Alper’in “Sonbahar” filmi ise darbelere meydan okuyan içeriği ile dikkat çekmektedir.
“Sonbahar” filmi darbe politikalarına meydan okuyan bir ağıt olarak Türk sinemasında yerini almıştır. Belgesel görüntülerle başlayan film daha ilk karesinde 12 Eylül Askeri politikasının birey üzerindeki olumsuzluklarını yansıtarak darbelere karşı bir duruşu olduğunu belli etmektedir.
Film sadece 12 Eylül askeri darbesini değil, küresel politikaların bireyi linç edişini uluslararası düzeyde sorgulamaktadır. İnsan haklarının kısıtlandığı bir ortamda bütün ülkenin bir cezaevine dönüştüğünü anlatması ise filmin bir başka başarısıdır. Film, İki siyasi zıt kutbun hüküm sürdüğü ülkelerde yetişen bireylerin çöken sistemin altında ilk ezilenler olduğu algısını anlatırken yöresel birikimleri de kutsamaktadır. Filmde karşımıza çıkan çok dillilik bizlere yabancılık değil, zenginlik duygusu uyandırır.
Dilleri, yetiştikleri ortam ve hayattan beklentileri farklı olan karakterleri bağlayan en önemli unsur ise bilgi, felsefe ve edebiyattır. Filmde idioloji ve sistem küçülürken birey yüceltilmektedir.
Senaryosunu da kendi yazdığı bu filmde Özcan Alper kendi yaşadığı kuşağın toplumsal sorunlarının birey üzerindeki etkilerini “destansı” bir anlatımla perdeye yansıtmayı başarmıştır.
Alper; yakın tarihte tanık olunan olaylar zincirini perdeye yansıtırken kendi yaşadığı “Doğu Karadeniz” coğrafyasını mekan olarak seçmiş.
Popüler kültürde alıştığımızın aksine “Sonbahar” filminde “Karadeniz” kültürü “meta” olarak kullanılmamış, evrensel sorunların her coğrafyada geçerli olduğu vurgulanmıştır.