Yaygın olarak eğlence aracı gibi algılannsa da sanatın her dalının olduğu gibi sinamanın da asıl görevi hedef kitlenin olay ve durumlara bakış açısını değiştirmektir. Bir filmde mesaj dahil tüm ögeler gibi mekân da değişime hizmet eder.
Evrensel değerleri yüceltme yerine; egemen güç karşısında esas duruşa geçip yalakalık yarışına geçenleri ayrı tutup, asıl kaygusu insanlığı bir daha da ileri götürmeyi amaçlayan gerçek sanatçılardan bahsettiğimizi belirtmekte fayda var.
Sinemada filminde olaylar gelişip karakterler değişirken; kendisini karekterle özdeşleştiren izleyicidi de aynı de değişim gerçekleşmeye başlamışsa sanat aydınlatma görevini yapmış olur.
Film süresince olay örgüsü, zaman, mekân ve durumlar değişirken asıl olan mesajın seyirciye geçmesi ve seyircinin algısının değişmesidir.
Sinemada kameranın sınırları, ile gösterilen mekân; ışık ve ses tasarımları ile seyircinin algısında farklı bir zaman ve boyuta taşınır. İnsan, görüntüsüne bakarak nesneleri anlamlandırır. Bu görüntülerin oluşturduğu algılar sonucu hayata dair yorumlar yapılır. Nesneleri görünür kılan ve anlamlandıran ise ışık kaynağıdır. Aynı nesne mekânlar ışık kaynağını aldığı saat ve duruma göre farklı algı ve çağrışımlara sebep olur.
Sinemada görüntüyü anlamlı kılan ve mekânı karaktere dönüştüren en önemli öge ışık tasarımıdır. Aynı mekâna yapılan farklı ışıklar farklı duyguların yansıtılmasında etkili olur. Doğru kullanılan ışık kaynağı ve konsepte uygun yapılan ışık tasarımı filmin sanatsal değerini yükseltir. Mekâna yapılan doğru ışık kamera hareketleri, ses tasarımı, dekor tasarımı ve kurgunun kazanımları ile birleşince yönetmenin kafasındaki atmosfer mekân üzerinde kurulmuş olur.
Filmde kullanılan mekânı anlamlandıran en önemli ögelerden biri de ses tasarımıdır. Diyalogları destekleyen, ortam sesleri (ambiyans), müzik ve ritim görsel etkiyi kuvvetlendirir. Mekânın seyircinin algısını güçlendirebilmesi için dekor, Işık ve ses gibi ögelerle tamamlanan Mekân tasarımının resim, mimari sanatlar ve geçmişten gelen kültür ile ele alınması gereklidir.
Sinemada kullanılan mekânın görkemi, büyüklüğü, egzotik yapıları seyirciyi etkilese de asıl olan mekânın seyirci tarafından algılanabilmesi ve atmosfere uygunluğudur. Muammer Özer’in Bir Avuç Cennet (1985) filminde kullanılan hurdaya dönmüş eski bir otobüs (bir ceza ve tevkif aracı) çaresizliği ve umut arayışlarını yansıtmak için yeterli olmuştur. Seyirci bu eski otobüsün içini “ev” gören insanların duygularına ortak olurken “taraf” olmakta zorlanmamaktadır.
Filmde kullanılan mekânın plato veya gerçek mekân olmasından öte yönetmenin o mekân üzerindeki tasarımları ile seyircide oluşan yeni algı önemlidir. Mekân üzerinde yapılan tasarımlar zaman ve mekân üzerindeki gerçekçilik algısını yıkarak seyircinin filmin sunduğu gerçeğe odaklanmasını sağlar. Seyirci için film mekânının, filmin hangi şehirde ya da hangi bölgede geçtiğinden çok, filmdeki yansıması önemlidir.
Nuri Bilge Ceylan ve Derviş Zaim ve gibi yönetmenler mesajlarını vermek için doğal mekânları kullansalar da kendilerine özgü sinemasal ögelerle mekânı kendi gerçeğinden kopartıp filmin gerçeğine taşımışlardır.
Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerinde “doğa” ana karakterlerinden biridir. Onun filmlerindeki doğanın devinimsizliği aslında insanın içindeki yalnızlığı ve bunalımı ifade etmektedir. Ceylan filmlerinde çatışmayı, insan -doğa ve insan- insan ilişkileri kurarken kullanılan mekânı yöresellikten çıkartır genele yayar evrenselleştirir. Onun bu yaklaşımı birbirlerinden öykü, mekân ve karakter olarak ayrılsalar da; Koza, Uzak, Kasaba, Bir Zamanlar Anadolu’da ve Kış Uykusu gibi filmlerinin birbirinin devamı olduğu algısı oluşturmaktadır.
Derviş Zaim’in filmlerinde mekânın senaryonun oluşumunda etkili olduğu görülmektedir. Mekânın içerdiği görsel ögeler, estetik yapılar, gizem, doğal doku ve tarihi dokular Derviş Zaim sinemasında öykü oluşumunda belirleyici ana unsur gibi görülmektedir. “Nokta” filminde Tuz Gölü, tarihin içinden süzülen gizemli bir çatışmanın ana karakteri olurken “Tabutta Röveşata” filminde Rumeli Hisarı politik bir mekâna dönüşür.
Sinemada, mekânın gerçekçiliği ve çatışmayı desteklemesi seyircinin filme odaklanmasını ve asıl mesajın geçişini kolaylaştıracaktır. “Bir Avuç Cennet” filminde olduğu gibi; seçilen mekânın filmin duygusunu ve hikâyenin özünü oluşturan “çatışmayı” desteklemesi önemlidir.
Köylü- kentli, zengin-yoksul, çağdaş-tutucu ve bağnaz- aydın gibi zıtlıkların karşı karşıya gelmesinden doğan çatışma hikâyeyi güçlendirirken mesajın seyirciye geçmesini de kolaylaştırmaktadır. Bu tür durumlarla karşılaşan bireyler için kendi düşünceleri doğru karşı tarafın değerleri ise kesin yanlıştır. Çatışmanın kaynağı da taşıyıcısı da insandır.
Filmde kullanılan mekân seyircinin gözünde gerçek boyutundan kopar ve filmin parçası olur. Filmde Mekânın gerçek boyut ve zamanından farklı kullanılabilmesi, parçalara ayrılıp farklı bir kurgu ile yeniden birleştirilerek seyircinin algısında başka zaman ve boyuta taşınabilmesi teknolojiyi kullanma şansına sahip olan sinemanın avantajıdır. Filmde mekânın bütünü gösterilmez, algılanması sağlanır. Işık, ses, renk ve dekor tasarımları ile kameranın çerçevesine giren görüntü ve aksiyon seyircinin hafızasında gizemli bir dünyaya dönüşür.
Bütün bu avantajlara rağmen üretimi için çok fazla insan gücüne ihtiyaç duyulması sebebiyle film üretmek zahmetli ve maliyetli bir iştir.
Her ne kadar yönetmeni ile anılsalar da iyi bir film ekip çalışması ürünü olarak ortaya çıkar. Filmde seyircinin algısını kıracak ve değişimi sağlayacak ögelerin başında mekân gelir.