Odaya o kavalın ruha işleyen, insanın yüreğini onaran sesi yayılmıştı bir süre. Dağların özgürlük kokan rengi ve kokusuna sevdalar eklemişti.
Kavalını özenle torbasına yerleştirdi. O nasıl bir ezgiydi öyle. Daha önce hiç duymadığım. Kekik kokuları arasından havalanan bir kuş yüreği.. Sanki bulutların üzerinden bir seyre ortak olmuştum.
- Kaval çalmayı kimden öğrendin?
- Kimseden. Babam elime tutuşturdu bir akşam. Çocuktum. Ertesi sabah koyunları önüme kattım. Önce düdük gibi kullandım. Kavalın bazı seslerinin koyunlara mesaj verdiğini fark ettim. Sonra sesler ile nefes arasındaki farkları ve benzerlikleri keşfetmeye başladım.
- Çok zor bir yol olmadı mı?
- Yalnızlık ve çaresizlik insanı farklı mecburiyete ve çare bulmaya itiyor. Sen nasıl için daralınca yazarak rahatlıyorsan ben de kavala üfleyerek kendimi buluyorum.
Sohbet bu gece derinlere inecek anlaşılan.
- Sanat insanın kendini araması ve anlamlandırması değil mi zaten?
- Bildiğim sadece şu. Bu kaval bana hayat arkadaşlığı yaptı. Her anımda yanımdaydı. O hep benim derdimi dinledi her üflediğimde.
İkinci çayı demlemiştim. Tazeledim. O sigarasını sardı. Kav ve çakmak taşı ve çekilen bir nefes...
Ayrı ve acı bir hikayeydi. Bana yol olan ve geleceği gösterecek olan.
Ve Bilge kavalına bir nefes daha vermeden son cümlesini söyledi,
- Cehennemi yaşamadan cennet hayali kuramazsın.
Meğer o cümle bir hayatın özetiymiş.
Yıllar sonra anladığım.