İlkokul üçüncü sınıfı,
Birleştirilmiş sınıfta okudum ben.
Kardeşim, o yıl birinci sınıfta olmasına rağmen,
Aynı sınıfı paylaşıyorduk.
Geriye doğru ilk sırada birler,
İkinci sırada ikiler,
Üçüncü sırada ise biz üçler vardık.
Öğretmenimiz de babamdı o sene.
Gerisini varın siz düşünün artık;
Her bir yanımız en birinci dereceden akrabaydı resmen.
....
Birleştirilmiş sınıf örneğini hiç bilmeyenler için şöyle özetleyebilirim sınıf içi durumumuzu;
Öğretmenimiz,
Bir ders birinci sınıflarla ilgilenirken,
İki ve üçlere ödev verir,
Diğer derste ikilere ders anlatırken,
Diğerlerine ödev verir,
Bir diğer ders üçlerle ders yaparken,
Diğer iki sınıf için ödev saati yapardı.
....
Hiç unutmam;
Bir seferinde,
Diğer sınıflardan birine konu anlatırken öğretmenimiz (babam),
Biz üçüncü sınıflar biraz gürültü yapmıştık.
Dersin ortasında bizim sıraların önüne gelip,
Ses tonunu hafiften yükselterek,
Biraz kızmıştı bize.
Çocukluk işte,
Oturup ağlamıştım ben de dudaklarımı titrete titrete.
Ne kadar öğretmenim de olsa o sınıf ve o okul içerisinde,
Babamdı benim nihayetinde.
Sanırım yedirememiştim kendime içten içe.
Neden ağladığımı anlamış,
Yanıma gelmiş,
"Ağlama!..
Sen bu sınıfta benim kızım değil,
Öğrencimsin" demişti.
O an,
Daha da bi acımıştı içim doğrusunu söylemek gerekirse.
Ama şimdi,
Yaşadığımız şu dönemin gerçeklerine baktığımda,
Dahil olduğumuz düzende,
Bozulmuş çarkın içerisindeki kayırma eğilimini gördükçe,
Yan olma,
Yandaş olma,
Kendinden olanı kollama,
Aile bireylerine,
Tanıdık,
Eş-dost-akraba üçlüsüne öncelik verme hâllerine şahit oldukça,
Anlıyorum babamın vermek istediği mesajı bana ve tüm sınıf arkadaşlarıma;
"Burada herkes,
Eşit şartlar altında benim için.
Hiç kimsenin,
Bir başkasına göre bir önceliği,
Bir üstünlüğü ya da farkı yok,
Olamaz da..." demişti,
Herkese eşit mesafedeki duruşuyla.
Oldukça anlaşılır,
Çok net ve çok da öğreticiymiş vermek istediği mesaj,
Almak ve anlamak isteyen için aslında.
Hatta,
Üzerine basa basa şunu belirteyim ki;
Öğretmenimiz olduğu süre içerisinde,
Beni ya da kardeşimi sınıf başkanı olarak bile seçmemişti babam.
Nedenini,
Bugünkü kafaların anlaması biraz güç tabi ama yine de en sade şekliyle,
Anlayabilecekleri basitlikte izah etmeye çalışayım ben;
"Öğretmen,
Kendi çocuklarına torpil geçiyor" diye düşünüp de,
Üzülmesin diğer yavrucuklar diye.
Çok basit mesajlar gibi geliyor değil mi bakıldığında!
Çok çok küçük adımlar gibi görünebilir belki insana bazı değerleri işlemek adına ama bizler zamanla küçük küçük değerlerimizi yitirdiğimiz,
Sahip çıkamadığımız için gelmedik mi bugünkü noktalara!!!
....
Bizim,
Bu ve benzeri anlayışları,
Bu tip yaklaşımları ve bu bakış açısını tekrar getirmemiz,
Yitirdiğimiz değerlere yeniden can vermemiz lazım memlekette,
Memleketimin her bir köşesinde.
İpin ucu çoktan kaçtı bu konuda da,
Yakalanamıyor bile.
Sırası geleni kenarda koyup da,
Kendine yakın olanı öncelikli sayma anlayışı sürdürüldüğü sürece,
Memleketin beli hiç doğrulamayacak belli ki daha nice senelerce.
....
Her zaman,
Her yerde,
Birilerinin illa ki bir önceliği olmuştur bizde!
Hastanelerde doktorun yakını,
Okullarda eş-dost-akrabanın çocuğu,
Bankalarda tanıdıklar vs. vs.
Hep birilerinin, birilerine göre bir önceliği vardır mutlaka.
....
Kamuda ya da özelde,
İşe alımlarda da,
Epey bir süredir benzer yaklaşımlar söz konusu baş rollerde.
Tabi çağa uygun şekliyle,
Biraz da yenilenmiş,
Allanıp pullanmış haliyle,
Mülakat adı altındaki senaryonun da oyunun bir parçası olmasıyla birlikte,
Kim bilir kaç kişinin emekleri çöpe atıldı bunca zaman içerisinde!!!
Bunun bir örneğini,
Yine yaşadık hatta yakın bir süre önce;
Felsefe mezunu Sera Halıcı'nın,
KPSS' den kendi alanında 92 puan almasına rağmen,
Sözlü sınavdan 58 alarak (ya da 58 verilerek),
Tercih yapmaya hak kazanamaması ile.
....
Benzer bir anlayış,
Memleketi yönetenlerin içerisinde de saklı değil mi!
Hem de çok "alelade" şekilde.
Hak edeni,
Hakkı olanı,
Uygun olanı,
İşi bileni,
O iş için yetenekli ya da yeterli olanı küstüren bir düzen var maalesef orada da.
"Görevi hak etmek" diye onurlu bir yaklaşım vardı eskilerde.
Şimdilerdeyse herkes,
Hak etmediği makamların,
Mevkilerin,
Paraların peşinde.
Hâl böyle olunca da tabi,
Ya tepeden tırnağa iş bilmezler kurumların içini sarmış durumda,
Ya da vakti zamanında,
Birçok insanın arasından zekasıyla, donanımıyla, yabancı diliyle vs. sıyrılarak bulunduğu görevin başına gelmiş insanların üzerine,
Bilgi dağarcığı bilginin kıyısından dahi geçmeyen,
Daha kendi dilinde bile konuşamayanların getirilmesiyle,
Kurumlar saygın kimliklerinden uzaklaştırılmakta gitgide.
Herkes o kadar eş-dost-akraba ki bulundukları yerde;
İş yaptıracak,
İş yapacak adam bulunamıyor haliyle makam ve mevkilerde.
Birileri koltuk sahibi olunca,
Sofrayı da ona göre kuruyor tabi etraflıca.
Sofranın etrafında hep,
Amca oğulları,
Hala kızları,
Teyze-dayı çocukları...
Biter mi hiç yeme içme merasimleri o sofralarda!!!
....
Böylesi bir tabloda,
Millet iş ve icraat beklerken,
Birileri de iş ve icraat yapmak yerine,
Her gün birbirini ağırlayan sofralarda,
Çayda,
Kahvede,
Sohbet muhabbette galiba!
Yemek içmekten,
Sürekli birbirine bol kepçe ikram etmekten,
Bir araya gelip gelip aile içi işleri konuşmaktan,
Sıra hiç gelemiyor belli ki memleket meselelerine.
Öncelikler değişmediği,
Öncelikliler bitmediği sürece de sıra milletin dertlerine hiç gelemeyecek gibi memleketimde.
....
'Önceliği memleketi, önceliklileri milleti olan bir anlayışla yönetilebilen bir memleket olabilmek dileğiyle...'