Evet insanlık!..

Evet sen,

Şuan sıcacık evinde,

Belki de uzanmış bir koltuğa,

Bir şeyler okuyan sen.

Evet sen,

Bir cafede,

Çok lezzetli kahvesini yudumlarken,

Tam da sohbetin keyfine kapılmış gitmiş olan sen.

Sen sen,

Demini almış mis gibi çayının tadını,

Uzun uzadıya çıkarma lüksüne sahip olan sen.

Orada,

Burada,

Şurada...

Her neredeysen işte insanlık!..

Sadece bir kaç dakikalığına geldim sana.

Müsaitsen!

Affına sığınarak,

İki çift laf edip gideceğim.

Ben de biliyorum;

İnsanlık hali tabi,

Sürekli aynı duygular içerisinde olabilmek,

Her daim yüreğimizde coşku,

Yüzümüzde gülücüklerle dolaşabilmek gibi bir varoluş,

Zaten doğaya aykırı ama;

Mutlu olunabilecek onca şey varken hayatında,

Çoğu zaman da,

Yoktan sebeplerle kendini mahkum ettiğin mutsuzluğa hiç de hakkın yok demeye geldim sana.

...

Ucu patlamış,

Defalarca yamalanmış,

Yamalarından hep derin derin sular almış ayakkabıların içerisinde,

Parmak parmak üstünde ısınmaya çalışan çocukların ayakları dolanırken sokaklarda;

Senin, ayakkabılığına sığdıramadığın onca ayakkabına bakarak,

"Bu kıyafetin altına da giyecek ayakkabım yok" diye üzülmeye hakkın yok.

Üzerindeki bir tek kıyafeti,

Sabahına,

Öğlenine,

Akşamına,

Hatta gecesine giydirmek zorunda kalmış,

Ve o kıyafeti ömürlük saymış bedenler varken hala;

Senin gardırobunda,

Etiketi üstünde,

Giyilmeyi bekleyen onca kıyafetin dururken;

O, vitrinde görüp de bakmaktan kendini alamadığın,

Neredeyse bir asgari ücretlik bedeli olan kıyafeti,

Üzerinde göremediğin için üzülmeye hakkın yok.

Cebindeki son meteliği,

Evinde bekleyen çocuklarına götüreceği ekmeğe verip,

Kilometrelerce yolu,

Nasırlı ayaklarının üzerine basarak,

Acı acı yürümekten çekinmeyen babalar varken kaldırımlarda;

Senin,

Bindiğin arabanda,

O arabanın bir üst modeline sahip olamamaktan dolayı kahrolmaya hakkın yok.

Yavrusunun boğazından geçirecek tek lokması dahi olmayan bir annenin,

Gözyaşları karışırken önünde duran bomboş tenceresine;

Senin yaptığın üç çeşit yemeği beğenmeyip,

Mırın kırınla,

Sofraya bir zahmet gelemeyen çocuklarının doyumsuz olmaya hakkı yok.

Tepesinde,

Belki damı bile olmayan bir kuytuyu,

Karı,

Yağmuru,

Sıcağı,

Soğuğu,

Dibine kadar insanın içine işleten,

Naylondan bir çadırı evi bilip,

Orada nefes almaya çalışan birileri,

Yaşam savaşı verirken etrafta;

Senin metrekaresini beğenmediğin evinin içinde,

Evinden dolayı hayıflanmaya hakkın yok.

Daha,

Dünyayı dünya gözü ile bir kez dahi görmesi nasip olmamış,

Yıllar geçmiş,

Hayata gözlerini açamamış onca insan,

Her şeye rağmen gülümseyerek bakabiliyorsa her ana;

Senin ufak tefek şeyleri dert sanıp surat asmaya hakkın yok.

Nice ana-baba,

Analığın-babalığın nice zorluğu yanında,

Duymayan evladına ekstradan kulak,

Göremeyen yavrusuna göz,

Yürüyemeyen kuzusuna,

İki bacağı ile dört bacak olabiliyorsa hiç gocunmadan;

Senin,

Sahip olduğun sağlıklı evladına "Offf" demeye hakkın yok demeye geldim.

Bunca insan,

Bir parça insanlık beklerken şu hayattan,

Senin,

İnsanlıktan çıkmaya hakkın yok demeye geldim be insanlık.

"Nefes aldığımız sürece, elimizdekilerle her daim mutlu olabilmeyi başarabilmek, her şeye rağmen insanlığımızı kaybetmeden yaşayabilmek dileği ile..."

"Buram buram sevap kokan Cumalar hepimizin olsun"